KÜRESEL İMPARATORLUK ÇAĞI

Ekim 2002

İlk olarak 1991'deki 1. Körfez Savaşı'nda G.Bush’un gündeme getirdiği yeni dünya düzeni, zaman içinde başka bir kavramla; küreselleşmeyle içiçe geçti. Buna YDD'nin adı konuldu da diyebiliriz. Tek başına küreselleşme kavramı, elbetteki bir yaklaşımı , bir tavrı temsil ediyor ve masum değil. Ama sorun bu biçimsel boyutuyla ele alındığı sürece, öz ile ilgili bir çözümlemeden kaçıldığı sürece, bakir ve masum alternatif kavramlar uydurmanın ötesine geçemezsiniz. Geçemediğinizde de o kavramların uyduruk olması , öngörülen diğer biçimleri ortadan kaldırır.
Çünkü sorunu salt kavramlar savaşı olarak ele almak , öze, yani nesnel tarihsel sürece tam bir kıstırılmışlık duygusuyla bakmakla, körleşmekle mümkündür. ‘’Tarih , öldüreceklerinin önce gözünü kör eder’’diyor Marks.
Bu yüzden , akademik hezeyanlarla yapılan bu abuk sabuk kavram savaşlarını bir tarafa bırakıp, işin özüne bakmak daha önemli görünüyor. Küreselleşme bir kavramdır ve politik saldırı içeren bir kavramdır. Fakat bunu öne sürerek kapitalizmin küresel bir hareket tarzı geliştirdiğini inkar edemezsiniz. Yani ulusalcılık bir burjuva politikasıdır ama bir komünist bu yüzden ulus olgusunu inkar ederse , o abuk sabuk kavram savaşlarının içine düşer. Yada ‘’küreselleşme demeyelim bilmem ne diyelim’’ önerisindeki ahmaklığın değişik versiyonları üretilir.
Diğer yandan İmparatorluk dediğimiz şey en başından belirtelim ki Negri'nin sözünü ettiği şeyden çok farklıdır. Her şeyden önce , soyut ve merkezsiz bir olgu değildir. Klasik bir imparatorluk olmamakla birlikte, alabildiğine merkezi ve somut, fakat devlet formuyla çözümlenemeyecek (en azından şimdilik) bir modeldir karşımızdaki. Küresel imparatorluğun çarlarından D.Rockefeller’in dediği gibi (devletlerin yerini şirketlerin alacağı) bir oluşumdan da ibaret değil. Ne olduğunu ortaya koymak için , önce 20. yüzyılın birikimini ,özellikle de 1970 lerle açığa çıkan kapitalizmin dönüşüm dinamiklerini özetlemeliyiz. Bu dönüşüm dinamiklerini ele alırken Lenin’in ‘Emperyalizm’ çalışmasını bir referans olarak kabul ediyoruz. Onun , 20. yy kapitalizminin iki temel özelliği olarak belirlediği mali oligarşi ve tekel kavramlarının 21.yy a girilirken dönüşümden ne kadar payını aldığına bakmalıyız önce. Bu iki kavramda kapitalist hareketin yapısal öğelerinden kriz olgusuyla içiçe değerlendirilmelidir. Öyle yapacağız.
Her iki dünya savaşı da krizin doruk noktalarını teşkil ediyordu ve yarattıkları yıkımla sermayenin yeniden değerlenebileceği geniş alanlar açtılar. 2. Dünya Savaşı ardından ortaya çıkan atom bombası, devlerin yeniden birbirine girmesinin önünü tıkadı ve kapitalizm için savaş yıkımının yerini alacak beslenme kaynakları sorunu doğdu. Savaşlar, silah sektörüne canlı bir tüketim pazarı sunmakla yetinmiyor aynı zamanda pazar üzerindeki egemenlik çabalarının sonucunu tayin ediyor, fakat bunlardan daha önemli olan bir yanıyla, işgücünün bir bölümünü (onlar için gereksiz tüketici olan ve savaşa sürülen insan yığınlarını) altyapısı ve sanayisiyle koca koca kentleri yok ediyordu. 1945'ten 1960'ların sonlarına dek uzanan Avrupa'nın yeniden imarı ve yeni uluslararası statülerin oturması tam sonuçlanmışken, kriz de uzun uykusundan uyanıyordu.
İşte 1970'lerin başından 1990'ların sonuna doğru uzanan bu süreçte, küresel imparatorluk çağındaki sürükleyici dinamiklerin nasıl filizlendiğini ve egemen hale geldiğini göreceğiz.
Bir nükleer savaşta kazanan olmayacağı için emperyalistlerarası savaşın önü tıkandı demiştik. Fakat 1945'lerde başlayan genişleme rüyası da kısa sürmüş ve kar alanları daralan dev sermaye stokları, kasalarda pineklemeye başlamıştı. Oysaki sermaye doğası gereği dolaşım sürecine girmek ve genel ortalama ölçüsünde bir kar yaratmak zorundadır. Avrupa'nın yeniden imarı, sermaye ihracını arttıran yeni sömürgeci rejimlerin dünyada egemen kılınması gibi hamleler de kaçınılmaz sonu engelleyememiştir. Kaçınılmaz son, sermaye stoğu büyürken, kar oranlarının aynı ölçüde büyüyememesidir. Marks'ın ortaya koyduğu ‘’kar oranlarının düşüş eğilimi''dir ki bu, sermayenin temel içgüdülerinden olan merkezileşme arzusunu sakatlamaktadır.
Çare, tehlikeli bir finansallaşmada aranmıştır. İşsiz sermaye kütleleri hızla finansal sahaya kaymış, kredi sisteminin basit paradoksları ile bir tutulamayacak kapitalizmin kanseri baş göstermiştir. Felç olmaktansa kanser olmayı tercih eden kapitalist ekonomi, o müstehcen fıkradaki ''ölene kadar mokoko'' durumunu yaşamaktadır.
Emperyalistlerarası entegrasyonun ABD hegemonyasına dayalı yapısı, ilk çatlağını 1971-73 yıllarında uluslararası para rejimin dağılmasıyla vermiştir. Bretton Woods toplantılarında öngörülen dolara endeksli rejim sürdürülememiş, böylece devesa euro-dolar rezervlerinin serseri hareketi başlamıştır. Diğer yandan yeni sömürgelerdeki ithal ikameci rejim de dolar darboğazında tıkanmış ve üretim durma noktasına yaklaşmıştır. Türkiye'de bu durumu özetleyen ‘’70 cent e muhtaç ülke’’ özdeyişi hala hatırlardadır. Çözüm ihraç ikameci yeni sömürgecilikte ve dolar darboğazını aşmak için başlatılan borçlandırma politikasında aranmıştır. Bu sırada ulusal kurtuluş savaşlarının vurduğu darbelerle yara alan ABD emperyalizmi de durgunluk batağında debelenmektedir. İhraç ikameci yeni sömürgecilik ve IMF/Dünya Bankası eliyle yürütülen borçlandırma politikaları, monetarist (parasalcı) ve neo-liberal stratejiler uyarınca geliştirilmiş ve daha bir dizi uzantısı olan politikalardır. İhraç ikamecilikle pazarların entegrasyonunda sıçrama gerçekleştirilirken , borçlandırma politikasıyla yeni bir kriz alanı yaratılıyordu.
Bu yeni kriz alanı ilk meyvesini 1982 yılında Meksika'da verdi. Büyük bir borç yükü altında kalan hükümet, ödeyemeyeceği için yeni bir borç düzenlemesi istemek zorunda kaldı.
Fakat bundan daha öldürücü darbelerin olduğu açıktı. Küresel mali sermayenin dikkate değer bir kısmı, kısa vadeli kur oyunlarıyla (daha çok arbitraj diye anılıyor) ülkelerin mali sistemlerini çökertmeye başladılar. Önceleri NewYork, Londra ve Tokyo'da baş gösteren spekülatör sermaye, mali piyasaların uluslararası entegrasyonu geliştikçe, dünyanın başka yerlerinde de büyük yıkımlar inşa etmeye başladı. Soros ,Mobius gibi spekülatörler zaten kırılgan olan ve hassas dengeler üzerinde ayakta durmaya çalışan yeni sömürge ekonomilerinin üzerine çullandığında, ortaya çıkan sonuç genellikle, o ülke parasının % 50'ye yakın değer kaybetmesi oluyor ki... Bunun anlamı, ülkedeki dolar cinsinden yatırımların bir günde iki katı değer kazanmasına paralel geri kalan her şeyin yarı yarıya değersizleşmesi, dış ticaret politikasının tıkanması ve artan dış borç ihtiyacıdır. Zaten spekülatör fon ve bankalarla IMF/Dünya Bankası, birbirini bütünleyen tek bir yapı gibi çalışır. IMF borç vermek için mali piyasaların liberalizasyonu ve deregülasyonunu şart koşar, o kapıdan spekülatör fon ve bankalar girer, ülkenin varlıklarını talan ederler ve ülke yeniden borçlanmak, IMF'ye başvurmak zorunda kalır. 1990' ların uluslararası ekonomi politiği budur. IMF borç verirken ülkenin makro ekonomik politikalarını, maliyesini ve geleceğini ipotek altına alır, ayrıntılarıyla tayin eder ve uygulandıkça borç dilimlerini önüne atar. İstediği uygulamalar sadece özelleştirme ,piyasaların açılması vb. ile sınırlı kalmaz, tarımın tasfiyesi ve (Malezya örneği) büyük altyapı yatırımlarının engellenmesine uzanır. IMF'nin dünyanın başına ördüğü çorap spekülatör sermayenin askerliğini yapmakla sınırlı kalmaz, olur ya yolu o ülkeye düşen yatırım sermayesinin çıkarlarını da kollar. Uluslararası tahkimin imzalanmasını ve iç hukukun bu doğrultuda düzenlenmesini zorunlu kılar. Zaten yeni sömürgecilik sürecinden efendilerine rüşdünü ispatlamış olan işbirlikçi/ lobici siyaset mekanizması emirerliğine gönüllü olmasa bile bir eroinman gibi verilecek kredilere bağımlı hale geldiğinden ‘hık mık’ diyemez. En küçük bir aksi politika bile, petrol kaynaklarını kamulaştıran Venezuella devlet başkanı Chavez gibi darbelerle boğuşmak anlamına gelir.
Bütün bunlar son 10 yılda çok sık tekrarlanan ve altı çizilen veriler. Ama bunların içerdiği, kurumsallaştırmakta olduğu ilişki biçimleri ve statükolar yeterince açımlanamadı. Çünkü bütün bu ilişki sistematiği 1949-90 arasında hüküm süren statükolar içinde yorumlandı. Oysa ki 1970'lerin başlarında tıkanan bu ilişki sistematiği , 1980'li yıllarla yeniden yapılanmanın taşıyıcısı olarak IMF gibi kurumları dönüştürmeye, dönemin genel hatlarını belirleyen reel sosyalizmin varlığının ortadan kalkmasıyla da yeni bir form içinde işlerlik kazanmaya başladı. İşte sözünü ettiğimiz spekülatif sermaye, bu yeni formun oluşturulmasında en aktif unsur oldu. Küresel imparatorluk çağına özgü bir sermaye yapısı olan bu unsur, fonksiyonelliği, hızı ve paradokslarıyla kapitalizmin kaderinde etkin bir rol oynama noktasına ulaştı. Özellikle Doğu Asya-Rusya-Brezilya kriz üçgeninde görüldüğü gibi spekülatif sermaye, zaman zaman domino taşlarını tetikleyen bir unsur olabiliyor. Öyleki, Doğu Asya'yı saran kriz yumağından korunmasına yardımcı olabilmek için ABD Hazinesi'nden Japon Hazinesi'ne 6 milyar dolar kadar açıkları kapatma desteği çıkıldı. Yani Japonya da bu seriye dahil olabilirdi ve önü alınmaz bir çığa dönüşen kriz , ABD dahil bütün spekülatif balonlara iğnesini batırabilirdi.
1997-99 depresyonu, Japonya sınırında bloke edilebildi. Ama bu her zaman başarılabilir mi? Spekülatif sermaye ve merkezlerin canı yanmadan? Spekülatör bankalardan bir kısmı, kundakladıkları Rusya'da mahsur kaldılar. Dişe dokunur zararlar yazdılar bu operasyonun raporuna. Uzun zamandır ciddi resesyonlar yaşamamış ve bu yüzden fazla ısınmış bir ABD ekonomisi var ve Avrupa'dakilerle birlikte buranın mali piyasaları, spekülatörlerin dinlenme sahası işlevini görüyor. ABD ekonomisiyle birlikte bütün mali piyasaların kırılganlaşacağını göz önüne aldığımızda, spekülatörlerin, bırakın dinlenecek, kaçacak bir delik bile bulmaları mümkün olmayacak. İşte o zaman, spekülatif sermayenin, kapitalizmin kaderinde ne denli etkin olabileceğini göreceğiz.
Spekülatif sermaye, Kapital'de sanal sermaye olarak ifade edilen şeyin mali piyasalardaki biçimidir. Dediğimiz gibi, fonksiyonel niteliği itibariyle bu, kredi sistemi içinde anlam kazanan mali sermayeyle aynı şey değildir. Çünkü kar alanı kredi değil, apaçık vurgundur. Diğer yandan spekülatif sermaye ,ona adını veren özelliğine uygun olarak, nominal (yazılı) değerinin çok üstünde manevra alanına sahiptir. Kapıları ardına kadar açık 24 saat mesai yapan dünya mali piyasalarının elektronik hızı ve bu hızın doğurduğu psikolojik zayıflık spekülatif sermayeye imaj illüzyonu gerçekleştirme fırsatı tanır. Küresel imparatorluk çağı, piyasaları da psikiyatrik bir vaka haline getirmiştir. Aslında küresel imparatorluk çağı sosyal yaşamın her alanında sanallıklar üretmektedir. Kültürde, sanatta, iletişimde, siyasal alanda, felsefi alanda... Yani sosyal yaşamın bütününde hakim hale gelen yanılsamanın temelinde marksizmin dediği gibi altyapı ilişkilerinin (spekülatif balon) (sanal sermaye), üstyapı ilişkilerine yansıması mı söz konusudur? Belki. Ama bu iki alan böylesine geçirgen ve içiçeyken böyle bir tez yürütmek pek gerçekçi olmayacak. İşin kolayına kaçıp tartışmayı bu kümese (tavuk mu, yumurta mı meselesi)yuvarlamaktansa, yanılsamanın niteliksel sürecine projektör tutalım. Spekülatif balon ve sanal sermaye nasıl kapitalizmin yapısal krizinin süreğen hale gelmesinden doğmuşsa, yanılsamanın diğer boyutları da tarihin kriziyle doğmuştur. Her şeyden önce küresel imparatorluk bu krizin çocuğudur. Varlığını yanılsama üzerine kurmak zorundadır. Çünkü sınırları anlamsızlaştırmış bir siyasal yapı olarak öz dinamiklerini dejenere etmektedir. Bu dejenerasyonun pençesinde sallanan varlığını yasladığı bir dayanaktır yanılsama.
Yine ekonomik alana dönelim ve yanılsamayla gerçeklik arasındaki hassas ilişkiye bir göz atalım. Tepesindeki spekülatif balonun demokles kılıcı gibi sallandığı bu durumda gerçek (reel) ekonomi yada üretim sektörü ne durumdadır? Üretim sektörü yeni teknolojilerin (moda deyimle)’baş döndürücü çılgınlığını’ yaşamaktadır. Bunun ne gibi somut karşılıkları olduğunu herkes biliyor, o kısmına girmeyeceğiz. İkna olmayanlar ,eski triko makineleriyle bilgisayarlı triko makinelerini karşılaştırsın. Yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde yarattığı bölünmeyi ise başka bir yazıda ele alacağız. Burada belirtmeden geçemeyeceğimiz şu ki; yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde yarattığı bölünme ile birlikte işsizlik oranları olağan sınırlarını altüst etmiştir. Hizmet sektörünün genişlemesi, bilgiye, tekniğe dayalı emek süreçlerinin genişlemesi gibi veriler, bu birincisinin gölgesindedir.
Diğer yandan, yüzyıllık tarihi içinde daha merkezi ve yoğunlaşmış bir hal alan tekel olgusu, yeni teknolojiler tarafından iyice fişeklenmiştir. Emek-yoğun sektörlerin eyaletlere kaydırılmasına paralel, teknoloji-yoğun sektörler metropollerde yuvalanmış ve daha dolaysız (yani rekabet süreçlerinden geçmeden) tekelleşmeler yaşamıştır. Örneğin Microsoft. Biraz daha eski olan sektörler ise tekeller arasında kıyım denebilecek merkezileşme süreçlerinden geçmiştir. Bugün dünya pazarını kontrol eden otomotiv firmalarını sayısı 10'u geçmez
Bu durumun pazarlara yansıması , öncelikle gümrük duvarlarının çökmesi oldu. Bu sayede küçük sermayeli şirketlerle büyük sermeyeli şirketler arasında ya da ulusal ve çok uluslu şirketler arasında en çıplak haliyle rekabet fırsatı doğdu. Eh artık, buna ne kadar rekabet denirse... zaten bu bizim sorunumuz değil. Ortaya çıkan sonuç, her kademede şirketlerin birleşmesi, yutulması, evlendirilmesi oldu. Keynezyen dönemimin devlet yatırımlarının özelleştirilmesiyle birlikte sermaye için yeni hareket alanları oluşturuldu. Fakat bu üç unsurun, yeni teknolojilerin yarattığı pazar derinleşmesinin, gümrük duvarlarının minumuma çekilmesiyle ve özelleştirmelerle sağlanan manevra alanlarının kapitalizme kattığı dinamizm, daha temel bir problem olan sermayenin merkezileşmesi tarafından ketlenmektedir.
Sermayenin merkezileşmesi, bugün uluslarüstü tekelleri ortaya çıkarmıştır. Merkez ofisleri nerede olursa olsun, hangi devletler vergi verirse versin, bu tekeller ‘sermayenin vatanı yoktur’ sözünün mantıki sınırlarında durmaktadırlar. Ne mülkiyeti ne yönetimi ne de politik çıkarları açısından bunları bir yere dayandıramazsınız. İşte küresel köy, bu erk merkezlerinin hayalini kurduğu dünyanın adıdır. Küresel imparatorluğun erk merkezi olan uluslarüstü tekeller, siyaset, hukuk, kültür vb alanlarda kendi toplumsal formasyonlarını örgütlemektedir. Bu formasyonlar emperyalizm döneminde atılan temellerin üzerinde yükselmekle birlikte, modernize bir görünüm taşımamaktadır. Özellikle devlet formu çift yönlü aşınma sürecindedir. Bir yanıyla salt şiddet tekeli haline evrilirken (yani sadece derin devlet haline gelirken) diğer yanıyla da siyasal alandaki merkezi rolünden uzaklaşmaktadır. Burjuva devlet yapısının günümüzdeki durumunu ve onun temel kavramı olan düşük yoğunluklu çatışmayı ayrı bir yazıda ele alacağız. Burada dikkatlerden kaçmaması gereken, küresel imparatorluğun kurumsallıklar değil, daha çok ilişkisellikler üzerinde şekillendiği.


Küresel imparatorluk çağı, kapitalizmin dejenerasyon dönemidir. Bu bakımdan (çıkış noktaları tartışma konusu olmakla birlikte) özellikle Lenin tarafından telaffuz edilen çürüme retoriği ne bir abartı ne de küçümsemedir. Bilim ve teknoloji, tarihin hiçbir döneminde rastlanmayacak bir ivme yakalamışken, yaşamı her boyutta çürüten bir toplumsal yapıdır karşımızdaki. Üretim süreçlerini hızlandıran ve kolaylaştıran teknoloji, işsizliğin artması gibi bir sonuç verdiğinde, toplumsal dinamizm yaratmaktan da çıkar. Oysa bugünün teknik birikimiyle dünyada tek bir insanın aç kalmayacağı, sağlıksız yaşamayacağı ve hatta bütün insanların konfor içinde yaşayacakları bölüşüm/tüketim ilişkileri kurulabilir.
Özel mülkiyet ve piyasa temelli bir toplumsal yapı olan kapitalizm içinde, teknolojik sıçramalar hem daha fazla sefaletin hem de daha derin çürümenin aracısı haline geliyor. Kaynakların ciddi bir bölümü silah sektörüne akıtılıyor. Bilim, kar hırsına hizmet eden bir orospuya dönüyor. İnsanların yaşamını kolaylaştıracak gelişmeler sadece zenginlerin hizmetine sunulurken, geniş kitleler için yapılan üretimde de insana sağlayacağı fayda değil, karın sürekliliği ve maksimizasyonu yön tayin edici oluyor. Bir çok buluş kasalarda saklanıyor, ürünün eski versiyonu iyice tüketilmeden tüketime sunulmuyor. Tıpkı, fazla avlanan balığın fiyat kıracağı düşünülerek denize dökülmesi gibi, binlerce insanın ölümle pençeleştiği hastalıkları çözecek ilaçlar fahiş fiyatlarla piyasaya sürülüyor. Çünkü kapitalizmde insan kara tabidir, kar insandan daha değerlidir.
Kapitalizm sadece insana düşman değil, akla mantığa da aykırıdır. Bugün, değer kavramı, kullanım değeri köklü olmaktan çıkmış , imaj yabancılaşmasına dayanan tüketim toplumundan köklenir hale gelmiştir. Bu henüz her şey için geçerli olmamakla birlikte, genel geçer durumdur. Tüketim toplumu için etiket , işlevden daha önemlidir. Kapital, markalara dönüşerek kuşatmaktadır hayatımızı, yatak odamızı, düşlerimizi, çocuklarımızı, yemek-giysi-barınaklarımızı, herşeyimizi kuşatan markalara sahip olamadan huzur ve mutluluk duyamayacağımız bir hayat, karabasan gibi çörekleniyor tepemize. Biz markalara sahip olmaya çalışırken, onlar bizim her şeyimizi ele geçiriyor. Farkına bile varamıyoruz. Reklam ve medya guruları hepimizin estetik yargılarını, beğeni ölçülerini belirliyor bir yerlerden. Marjinalliklerimizi bile onlar belirliyor.