Göçmen, azınlık ve mülteci işçiler!
Bizler, yaşadığımız toplumun en çok çile çeken kesimi olduğumuz halde, yaşamımızı ve onurumuzu korumak için en az örgütlenen kesimiyiz. En düşük ücretle en zor koşullarda çalıştığımız yetmezmiş gibi, azınlık ve yabancı olmanın getirdiği toplumsal baskılarla yüzyüze kalıyoruz.
Haklarımızı istemezsek kimse vermeyecek. Biz sesimizi çıkarmazsak ne istediğimizi kimse sormayacak. Tek başımıza yaşadığımız problemlerde yalnız kalacağız. Sermayeye karşı kendimizi savunacak bir örgütümüz olmadığı sürece, herşey onların istediği gibi olacak. Eğer biz örgütlü olarak sınıf çıkarlarımızı savunmazsak, çalışma saatleri artırıldığında, ücretlerimiz düştüğünde, sosyal haklarımız gaspedildiğinde, ensimalarımız ödenmediğinde yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Patronlar sınıfı arasında dilin, dinin, mezhebin, uyruğun değeri yok. Onları paraları birleştiriyor. Biz yoksullar ise aramızdaki birleştirici bağı, dayanışmayı ve birlikte mücadele ile zaferler kazanmasak bile yalnız olmadığımızı göreceğiz. Yalnız olmadığımızı gördüğümüzde ise haklarımızı korumak ve kazanmak daha kolay olacak.
İşte şimdi, dayanışmamızı, birlikte mücadelemizi seferber edeceğimiz bir mevzi var. Perama bölgesinin gemi işçileri uzun zamandır direnişteler. Bizler, direnişçi kardeşlerimizi yalnız bırakmayarak birlikte mücadelenin ilk adımlarını atalım. Sadece birlik, mücadele ve dayanışma günümüz olan 1 Mayıs'ta değil, direniş süresince hem onları ziyaret ederek, hem de ortak eylemlere girişerek aramızdaki güçlendirelim. Çoğuluğu azınlık milletlere mensup Perama işçileri bugün bizim dayanışmamızı bekliyor. Yarın göçmen işçilerin bir sorunu olduğunda onları da yanımızda görebilmemiz için bugün dayanışma görevini yerine getirmesi gereken biziz.
Perama işçilerinin zaferi hepimizin zaferi olacaktır!
Örgütlü mücadele ve dayanışma olmazsa kaybetmeye mecburuz!
Yaşasın Perama işçilerinin onur ve ekmek için direnişi!
ATİNA GÖÇMEN VE MÜLTECİ KOLEKTİFİ
(1 Mayıs 06 miting çağrısı)
bir göçmen hareketi için öneriler
Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor. Her gün sağınızdan, solunuzdan geçiyor bu hayalet. Otobüste yanınızdaki koltukta oturuyor. Her yerde görüyorsunuz onu ama gerçek bir hayalet kadar sessiz olmayı başarabiliyor. Milyonlarca göçmen ve mülteciden oluşan bu hayalet, yaşadığınız toplumun en çok acı çeken kesimi olduğu halde susmayı başarabiliyor.
BİZ SUSMAYI BAŞARAMAYANLARIZ!
Doğudan batıya, güneyden kuzeye akan yeni kavimler göçü, batı uygarlığının yüzündeki maskeyi indiriyor. Eşitlik, özgürlük, insan hakları, demokrasi gibi modern toplumun gözde sloganları göçmenler ve mülteciler için geçerli değil. Çünkü mülteciler ve göçmenler vatandaşlıkla kölelik arasında bir hukuki kategoriyi temsil ediyor. Gündelik hayatımız bunun kanıtlarıyla doludur. En basitinden cebimizde taşıdığımız kimlik kartlarının rengi değişiktir. Ve çoğumuzun kimlik kartında fotoğraf bile yoktur. Bu, devletin göçmen ve mültecileri insan olarak tanımamasının sadece simgesel göstergelerinden biridir. Biz insan olduğumuzu ve insanlığımızı korumanın özgürlük ve eşitlik mücadelesinden geçtiğini biliyoruz.
Küreselleşmeyle, para ve malların dolaşımı önündeki sınır duvarları indirilirken, insan dolaşımının önündeki duvarlar yükseltiliyor. Bunu yapan dünyanın efendileri, aynı zamanda geldiğimiz ülkeleri savaşla, faşist yönetimlerle ve açlıkla ölüme boğdular ve bizlere yaşayabilmek için göçetmek dışında bir şans bırakmadılar. Sömürgeci savaşların kan kustuğu Irak’tan, Afganistan’dan, Somali’den, Kongo’dan, faşist barbarlığın terör estirdiği Filistin’den, Kürdistan’dan, Türkiye’den, Pakistan’dan, neo-liberalizmin yoksulluğa mahkum ettiği Arnavutluk’tan, Polonya’dan, Romanya’dan, sömürgeci talanın yaşam kaynaklarını kuruttuğu Bangladeş, Nijerya, Hindistan, Fas gibi ülkelerden geliyoruz. Devlet zaten politik göçmenlerle ekonomik göçmenler arasındaki farkı ortadan kaldırırken, biz aynı olduğumuzu, sadece politik ve ekonomik göçmenler olarak değil, Yunanistan emekçileriyle de aynı olduğumuzu, birlikte yürümemiz gerektiğini biliyoruz.
Çünkü kendimizi artık bu toplumun bir parçası olarak görüyoruz. Ve kendimizi bir parçası olarak gördüğümüz bu toplumun en canalıcı problemi göçmenlerdir. Çünkü bu ülkeye girer girmez, hiçbir gerekçesi yokken üç ay insanlık dışı koşullarda hapis yatırılan, yine bir bahane bile yokken polis karakollarında işkence gören, en ucuza en zor ve en pis işlerde çalıstırılan, faşist çeterinin saldırılarıyla karşılaşan, her an gözaltı ve sınırdışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan toplumsal kesim göçmenlerdir.
Göçmenlerin çoğu için yaşadıkları bu gerçekliği ifade edebilmek zor değil. Ama yine büyük bir çoğunluğu için asıl sorun buradaki eşitlik ve özgürlük mücadelesi değil, ölümün kol gezdiği topraklardan gelmiş olmanın verdiği göreli rahatlama. Ekonomik beklentilerle göç etmiş olanlar için de durum ne kadar kötü olursa olsun, aldıkları ücret hala geldikleri ülkelerden yüksektir ve bu yüzden örgütlenme ve toplumsal mücadele içinde yeralma fikrinden uzak dururlar. Çünkü göçmenler de çok iyi bilirler ki demokrasi ve insan hakları adına atılan onca nutuğun bir anlamı yoktur. Başta sınırdışı olmak üzere demokrasi madalyonunun arka yüzündeki bütün faşizan uygulamalar onları beklemektedir. Bu nedenlerden dolayı bir göçmen için bugün toplumsal mücadele içinde yerini almak, henüz daha iyi bir yaşam vaadetmemektedir. Etkin bir toplumsal faktör olana değin göçmen mücadelesi, bir onur mücadelesidir.
Bu yüzden biz, bir avuç insan olarak yola çıkıyoruz. Bu nedenlerle kendisini toplumsal mücadelenin bir etken gücü değil, dayanışmanın pasif tarafı olarak konumlandırmış ve işlevsizleşmiş göçmen örgütleri içinde yeralmayı reddediyoruz. Bu nedenlerle mevcut (yunanlı ya da diğer ülkelerden) politik örgütlerin arkasında yürümeyi değil, kendi toplumsal özörgütlülüğümüzle yürümeyi tercih ediyoruz. Çünkü biz bir dayanışma nesnesi değiliz. Bu toplumun en temel sorunlarından birinin öznesiyiz ve dayanışma sözcüğü birlikte mücadele sözüyle birlikte anlam kazanabilir. Çünkü göçmen sorunu nasıl aynı zamanda Yunanistan toplumunun bir sorunuysa, neo-liberal çalışma düzenlemeleri ya da sokaklara yerleştirilen kameralar da aynı ölçüde göçmenlerin sorunudur.
Atina Göçmen ve Mülteci Kolektifi için ilk adımı atmaya bu nedenlerle karar verdik.
AGMK adem-i merkeziyetçi bir sosyal mücadele ve dayanışma örgütüdür. Yani temsiliyete dayanan bir platform değildir, bireyler sadece kendilerini temsil ederler.
Karar mekanizması her aktiviste açık ve yataydır. AGMK zaman içinde aktivistlerinin konuştukları dillere göre ayrı çalışma grupları içinde bir araya gelmesini ve ayrı bir yetkiye sahip olmamak kaydıyla bu grupların arasında koordinasyon sağlayacak ve iki toplantı arasındaki sıcak durumlara müdahaleyi örgütleyecek bir koordinasyon grubunun varlığını gerekli görür. AGMK toplantıları 15 günde bir yapılır. Dayanışma gönüllüsü AGMK aktivistleri de göçmen aktivistlerin sahip olduğu bütün haklara sahiptir.
AGMK anti-faşist bir örgütlenmedir. Hareket tarzını meşruluk ilkesine göre belirler. Zaman içinde ve olanaklar ölçüsünde dernekleşmeyi hedefler.
Zor ve zaman alacak bir işe giriştiğimizin farkındayız. Özellikle bu çağrıyı yapan bir ön çalışma grubundan sözünü ettiğimiz çalışma gruplarına ulaşana dek inatçı olmamız gerektiğini biliyoruz. Bu süreçte, göçmen sorununa açık yüreklilikle yaklaşan dostlarımızın özellikle teknik konulardaki (mekan, baskı, web dizayn, çeviri, hukuk ve sağlık gibi alanlarda) yardımlarına çok ihtiyacımız olacak. Fakat yine belirtmeliyiz ki asıl beklentimiz, bu çağrıyı okuyan göçmenlerin bizimle iletişime geçmek için adım atmalarıdır. Yine yukarıda belirttiğimiz çerçevede bizimle birlikte yürümek isteyecek Yunanistanlı ve Avrupalı bütün yoldaşlarımıza kapımızın açık olduğunu da tekrarlayalım.
AGMK, aynı çerçevede Selanik’te kurulmuş olan Selanik Göçmen ve Mülteci Kolektifi ile her düzeyde enerjisini birleştirmenin ilk adımı olarak Patronların Dünyasına Hepimiz Yabancıyız dergisinin yazım ve dağıtım süreçlerini paylaşacaktır. Yine aynı çerçevede kurulmuş olan Avrupa’nın değişik bölgelerindeki göçmen örgütleriyle enerjisini birleştirmeyi hedefleyecek, bu tür oluşumların gelişimi için elinden gelen desteği sunacaktır.
-SINIRDIŞILAR DERHAL DURDURULSUN!
-TOPLAMA KAMPLARI VE CEZAEVLERİNDEKİ GÖÇMENLER SERBEST BIRAKILSIN!
-GÖÇMENLER ÜZERİNDEKİ POLİS TERÖRÜNE SON!
-HUKUK, SAĞLIK, EĞİTİM VE ÇALIŞMA YAŞAMINDA AYRIMCILIĞA SON!
-EŞİT İŞE EŞİT ÜCRET!
5 Nisan 2005
Atina Göçmen ve Mülteci Kolektifi
BİZ SUSMAYI BAŞARAMAYANLARIZ!
Doğudan batıya, güneyden kuzeye akan yeni kavimler göçü, batı uygarlığının yüzündeki maskeyi indiriyor. Eşitlik, özgürlük, insan hakları, demokrasi gibi modern toplumun gözde sloganları göçmenler ve mülteciler için geçerli değil. Çünkü mülteciler ve göçmenler vatandaşlıkla kölelik arasında bir hukuki kategoriyi temsil ediyor. Gündelik hayatımız bunun kanıtlarıyla doludur. En basitinden cebimizde taşıdığımız kimlik kartlarının rengi değişiktir. Ve çoğumuzun kimlik kartında fotoğraf bile yoktur. Bu, devletin göçmen ve mültecileri insan olarak tanımamasının sadece simgesel göstergelerinden biridir. Biz insan olduğumuzu ve insanlığımızı korumanın özgürlük ve eşitlik mücadelesinden geçtiğini biliyoruz.
Küreselleşmeyle, para ve malların dolaşımı önündeki sınır duvarları indirilirken, insan dolaşımının önündeki duvarlar yükseltiliyor. Bunu yapan dünyanın efendileri, aynı zamanda geldiğimiz ülkeleri savaşla, faşist yönetimlerle ve açlıkla ölüme boğdular ve bizlere yaşayabilmek için göçetmek dışında bir şans bırakmadılar. Sömürgeci savaşların kan kustuğu Irak’tan, Afganistan’dan, Somali’den, Kongo’dan, faşist barbarlığın terör estirdiği Filistin’den, Kürdistan’dan, Türkiye’den, Pakistan’dan, neo-liberalizmin yoksulluğa mahkum ettiği Arnavutluk’tan, Polonya’dan, Romanya’dan, sömürgeci talanın yaşam kaynaklarını kuruttuğu Bangladeş, Nijerya, Hindistan, Fas gibi ülkelerden geliyoruz. Devlet zaten politik göçmenlerle ekonomik göçmenler arasındaki farkı ortadan kaldırırken, biz aynı olduğumuzu, sadece politik ve ekonomik göçmenler olarak değil, Yunanistan emekçileriyle de aynı olduğumuzu, birlikte yürümemiz gerektiğini biliyoruz.
Çünkü kendimizi artık bu toplumun bir parçası olarak görüyoruz. Ve kendimizi bir parçası olarak gördüğümüz bu toplumun en canalıcı problemi göçmenlerdir. Çünkü bu ülkeye girer girmez, hiçbir gerekçesi yokken üç ay insanlık dışı koşullarda hapis yatırılan, yine bir bahane bile yokken polis karakollarında işkence gören, en ucuza en zor ve en pis işlerde çalıstırılan, faşist çeterinin saldırılarıyla karşılaşan, her an gözaltı ve sınırdışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan toplumsal kesim göçmenlerdir.
Göçmenlerin çoğu için yaşadıkları bu gerçekliği ifade edebilmek zor değil. Ama yine büyük bir çoğunluğu için asıl sorun buradaki eşitlik ve özgürlük mücadelesi değil, ölümün kol gezdiği topraklardan gelmiş olmanın verdiği göreli rahatlama. Ekonomik beklentilerle göç etmiş olanlar için de durum ne kadar kötü olursa olsun, aldıkları ücret hala geldikleri ülkelerden yüksektir ve bu yüzden örgütlenme ve toplumsal mücadele içinde yeralma fikrinden uzak dururlar. Çünkü göçmenler de çok iyi bilirler ki demokrasi ve insan hakları adına atılan onca nutuğun bir anlamı yoktur. Başta sınırdışı olmak üzere demokrasi madalyonunun arka yüzündeki bütün faşizan uygulamalar onları beklemektedir. Bu nedenlerden dolayı bir göçmen için bugün toplumsal mücadele içinde yerini almak, henüz daha iyi bir yaşam vaadetmemektedir. Etkin bir toplumsal faktör olana değin göçmen mücadelesi, bir onur mücadelesidir.
Bu yüzden biz, bir avuç insan olarak yola çıkıyoruz. Bu nedenlerle kendisini toplumsal mücadelenin bir etken gücü değil, dayanışmanın pasif tarafı olarak konumlandırmış ve işlevsizleşmiş göçmen örgütleri içinde yeralmayı reddediyoruz. Bu nedenlerle mevcut (yunanlı ya da diğer ülkelerden) politik örgütlerin arkasında yürümeyi değil, kendi toplumsal özörgütlülüğümüzle yürümeyi tercih ediyoruz. Çünkü biz bir dayanışma nesnesi değiliz. Bu toplumun en temel sorunlarından birinin öznesiyiz ve dayanışma sözcüğü birlikte mücadele sözüyle birlikte anlam kazanabilir. Çünkü göçmen sorunu nasıl aynı zamanda Yunanistan toplumunun bir sorunuysa, neo-liberal çalışma düzenlemeleri ya da sokaklara yerleştirilen kameralar da aynı ölçüde göçmenlerin sorunudur.
Atina Göçmen ve Mülteci Kolektifi için ilk adımı atmaya bu nedenlerle karar verdik.
AGMK adem-i merkeziyetçi bir sosyal mücadele ve dayanışma örgütüdür. Yani temsiliyete dayanan bir platform değildir, bireyler sadece kendilerini temsil ederler.
Karar mekanizması her aktiviste açık ve yataydır. AGMK zaman içinde aktivistlerinin konuştukları dillere göre ayrı çalışma grupları içinde bir araya gelmesini ve ayrı bir yetkiye sahip olmamak kaydıyla bu grupların arasında koordinasyon sağlayacak ve iki toplantı arasındaki sıcak durumlara müdahaleyi örgütleyecek bir koordinasyon grubunun varlığını gerekli görür. AGMK toplantıları 15 günde bir yapılır. Dayanışma gönüllüsü AGMK aktivistleri de göçmen aktivistlerin sahip olduğu bütün haklara sahiptir.
AGMK anti-faşist bir örgütlenmedir. Hareket tarzını meşruluk ilkesine göre belirler. Zaman içinde ve olanaklar ölçüsünde dernekleşmeyi hedefler.
Zor ve zaman alacak bir işe giriştiğimizin farkındayız. Özellikle bu çağrıyı yapan bir ön çalışma grubundan sözünü ettiğimiz çalışma gruplarına ulaşana dek inatçı olmamız gerektiğini biliyoruz. Bu süreçte, göçmen sorununa açık yüreklilikle yaklaşan dostlarımızın özellikle teknik konulardaki (mekan, baskı, web dizayn, çeviri, hukuk ve sağlık gibi alanlarda) yardımlarına çok ihtiyacımız olacak. Fakat yine belirtmeliyiz ki asıl beklentimiz, bu çağrıyı okuyan göçmenlerin bizimle iletişime geçmek için adım atmalarıdır. Yine yukarıda belirttiğimiz çerçevede bizimle birlikte yürümek isteyecek Yunanistanlı ve Avrupalı bütün yoldaşlarımıza kapımızın açık olduğunu da tekrarlayalım.
AGMK, aynı çerçevede Selanik’te kurulmuş olan Selanik Göçmen ve Mülteci Kolektifi ile her düzeyde enerjisini birleştirmenin ilk adımı olarak Patronların Dünyasına Hepimiz Yabancıyız dergisinin yazım ve dağıtım süreçlerini paylaşacaktır. Yine aynı çerçevede kurulmuş olan Avrupa’nın değişik bölgelerindeki göçmen örgütleriyle enerjisini birleştirmeyi hedefleyecek, bu tür oluşumların gelişimi için elinden gelen desteği sunacaktır.
-SINIRDIŞILAR DERHAL DURDURULSUN!
-TOPLAMA KAMPLARI VE CEZAEVLERİNDEKİ GÖÇMENLER SERBEST BIRAKILSIN!
-GÖÇMENLER ÜZERİNDEKİ POLİS TERÖRÜNE SON!
-HUKUK, SAĞLIK, EĞİTİM VE ÇALIŞMA YAŞAMINDA AYRIMCILIĞA SON!
-EŞİT İŞE EŞİT ÜCRET!
5 Nisan 2005
Atina Göçmen ve Mülteci Kolektifi
KÜRESEL İMPARATORLUK ÇAĞI
Ekim 2002
İlk olarak 1991'deki 1. Körfez Savaşı'nda G.Bush’un gündeme getirdiği yeni dünya düzeni, zaman içinde başka bir kavramla; küreselleşmeyle içiçe geçti. Buna YDD'nin adı konuldu da diyebiliriz. Tek başına küreselleşme kavramı, elbetteki bir yaklaşımı , bir tavrı temsil ediyor ve masum değil. Ama sorun bu biçimsel boyutuyla ele alındığı sürece, öz ile ilgili bir çözümlemeden kaçıldığı sürece, bakir ve masum alternatif kavramlar uydurmanın ötesine geçemezsiniz. Geçemediğinizde de o kavramların uyduruk olması , öngörülen diğer biçimleri ortadan kaldırır.
Çünkü sorunu salt kavramlar savaşı olarak ele almak , öze, yani nesnel tarihsel sürece tam bir kıstırılmışlık duygusuyla bakmakla, körleşmekle mümkündür. ‘’Tarih , öldüreceklerinin önce gözünü kör eder’’diyor Marks.
Bu yüzden , akademik hezeyanlarla yapılan bu abuk sabuk kavram savaşlarını bir tarafa bırakıp, işin özüne bakmak daha önemli görünüyor. Küreselleşme bir kavramdır ve politik saldırı içeren bir kavramdır. Fakat bunu öne sürerek kapitalizmin küresel bir hareket tarzı geliştirdiğini inkar edemezsiniz. Yani ulusalcılık bir burjuva politikasıdır ama bir komünist bu yüzden ulus olgusunu inkar ederse , o abuk sabuk kavram savaşlarının içine düşer. Yada ‘’küreselleşme demeyelim bilmem ne diyelim’’ önerisindeki ahmaklığın değişik versiyonları üretilir.
Diğer yandan İmparatorluk dediğimiz şey en başından belirtelim ki Negri'nin sözünü ettiği şeyden çok farklıdır. Her şeyden önce , soyut ve merkezsiz bir olgu değildir. Klasik bir imparatorluk olmamakla birlikte, alabildiğine merkezi ve somut, fakat devlet formuyla çözümlenemeyecek (en azından şimdilik) bir modeldir karşımızdaki. Küresel imparatorluğun çarlarından D.Rockefeller’in dediği gibi (devletlerin yerini şirketlerin alacağı) bir oluşumdan da ibaret değil. Ne olduğunu ortaya koymak için , önce 20. yüzyılın birikimini ,özellikle de 1970 lerle açığa çıkan kapitalizmin dönüşüm dinamiklerini özetlemeliyiz. Bu dönüşüm dinamiklerini ele alırken Lenin’in ‘Emperyalizm’ çalışmasını bir referans olarak kabul ediyoruz. Onun , 20. yy kapitalizminin iki temel özelliği olarak belirlediği mali oligarşi ve tekel kavramlarının 21.yy a girilirken dönüşümden ne kadar payını aldığına bakmalıyız önce. Bu iki kavramda kapitalist hareketin yapısal öğelerinden kriz olgusuyla içiçe değerlendirilmelidir. Öyle yapacağız.
Her iki dünya savaşı da krizin doruk noktalarını teşkil ediyordu ve yarattıkları yıkımla sermayenin yeniden değerlenebileceği geniş alanlar açtılar. 2. Dünya Savaşı ardından ortaya çıkan atom bombası, devlerin yeniden birbirine girmesinin önünü tıkadı ve kapitalizm için savaş yıkımının yerini alacak beslenme kaynakları sorunu doğdu. Savaşlar, silah sektörüne canlı bir tüketim pazarı sunmakla yetinmiyor aynı zamanda pazar üzerindeki egemenlik çabalarının sonucunu tayin ediyor, fakat bunlardan daha önemli olan bir yanıyla, işgücünün bir bölümünü (onlar için gereksiz tüketici olan ve savaşa sürülen insan yığınlarını) altyapısı ve sanayisiyle koca koca kentleri yok ediyordu. 1945'ten 1960'ların sonlarına dek uzanan Avrupa'nın yeniden imarı ve yeni uluslararası statülerin oturması tam sonuçlanmışken, kriz de uzun uykusundan uyanıyordu.
İşte 1970'lerin başından 1990'ların sonuna doğru uzanan bu süreçte, küresel imparatorluk çağındaki sürükleyici dinamiklerin nasıl filizlendiğini ve egemen hale geldiğini göreceğiz.
Bir nükleer savaşta kazanan olmayacağı için emperyalistlerarası savaşın önü tıkandı demiştik. Fakat 1945'lerde başlayan genişleme rüyası da kısa sürmüş ve kar alanları daralan dev sermaye stokları, kasalarda pineklemeye başlamıştı. Oysaki sermaye doğası gereği dolaşım sürecine girmek ve genel ortalama ölçüsünde bir kar yaratmak zorundadır. Avrupa'nın yeniden imarı, sermaye ihracını arttıran yeni sömürgeci rejimlerin dünyada egemen kılınması gibi hamleler de kaçınılmaz sonu engelleyememiştir. Kaçınılmaz son, sermaye stoğu büyürken, kar oranlarının aynı ölçüde büyüyememesidir. Marks'ın ortaya koyduğu ‘’kar oranlarının düşüş eğilimi''dir ki bu, sermayenin temel içgüdülerinden olan merkezileşme arzusunu sakatlamaktadır.
Çare, tehlikeli bir finansallaşmada aranmıştır. İşsiz sermaye kütleleri hızla finansal sahaya kaymış, kredi sisteminin basit paradoksları ile bir tutulamayacak kapitalizmin kanseri baş göstermiştir. Felç olmaktansa kanser olmayı tercih eden kapitalist ekonomi, o müstehcen fıkradaki ''ölene kadar mokoko'' durumunu yaşamaktadır.
Emperyalistlerarası entegrasyonun ABD hegemonyasına dayalı yapısı, ilk çatlağını 1971-73 yıllarında uluslararası para rejimin dağılmasıyla vermiştir. Bretton Woods toplantılarında öngörülen dolara endeksli rejim sürdürülememiş, böylece devesa euro-dolar rezervlerinin serseri hareketi başlamıştır. Diğer yandan yeni sömürgelerdeki ithal ikameci rejim de dolar darboğazında tıkanmış ve üretim durma noktasına yaklaşmıştır. Türkiye'de bu durumu özetleyen ‘’70 cent e muhtaç ülke’’ özdeyişi hala hatırlardadır. Çözüm ihraç ikameci yeni sömürgecilikte ve dolar darboğazını aşmak için başlatılan borçlandırma politikasında aranmıştır. Bu sırada ulusal kurtuluş savaşlarının vurduğu darbelerle yara alan ABD emperyalizmi de durgunluk batağında debelenmektedir. İhraç ikameci yeni sömürgecilik ve IMF/Dünya Bankası eliyle yürütülen borçlandırma politikaları, monetarist (parasalcı) ve neo-liberal stratejiler uyarınca geliştirilmiş ve daha bir dizi uzantısı olan politikalardır. İhraç ikamecilikle pazarların entegrasyonunda sıçrama gerçekleştirilirken , borçlandırma politikasıyla yeni bir kriz alanı yaratılıyordu.
Bu yeni kriz alanı ilk meyvesini 1982 yılında Meksika'da verdi. Büyük bir borç yükü altında kalan hükümet, ödeyemeyeceği için yeni bir borç düzenlemesi istemek zorunda kaldı.
Fakat bundan daha öldürücü darbelerin olduğu açıktı. Küresel mali sermayenin dikkate değer bir kısmı, kısa vadeli kur oyunlarıyla (daha çok arbitraj diye anılıyor) ülkelerin mali sistemlerini çökertmeye başladılar. Önceleri NewYork, Londra ve Tokyo'da baş gösteren spekülatör sermaye, mali piyasaların uluslararası entegrasyonu geliştikçe, dünyanın başka yerlerinde de büyük yıkımlar inşa etmeye başladı. Soros ,Mobius gibi spekülatörler zaten kırılgan olan ve hassas dengeler üzerinde ayakta durmaya çalışan yeni sömürge ekonomilerinin üzerine çullandığında, ortaya çıkan sonuç genellikle, o ülke parasının % 50'ye yakın değer kaybetmesi oluyor ki... Bunun anlamı, ülkedeki dolar cinsinden yatırımların bir günde iki katı değer kazanmasına paralel geri kalan her şeyin yarı yarıya değersizleşmesi, dış ticaret politikasının tıkanması ve artan dış borç ihtiyacıdır. Zaten spekülatör fon ve bankalarla IMF/Dünya Bankası, birbirini bütünleyen tek bir yapı gibi çalışır. IMF borç vermek için mali piyasaların liberalizasyonu ve deregülasyonunu şart koşar, o kapıdan spekülatör fon ve bankalar girer, ülkenin varlıklarını talan ederler ve ülke yeniden borçlanmak, IMF'ye başvurmak zorunda kalır. 1990' ların uluslararası ekonomi politiği budur. IMF borç verirken ülkenin makro ekonomik politikalarını, maliyesini ve geleceğini ipotek altına alır, ayrıntılarıyla tayin eder ve uygulandıkça borç dilimlerini önüne atar. İstediği uygulamalar sadece özelleştirme ,piyasaların açılması vb. ile sınırlı kalmaz, tarımın tasfiyesi ve (Malezya örneği) büyük altyapı yatırımlarının engellenmesine uzanır. IMF'nin dünyanın başına ördüğü çorap spekülatör sermayenin askerliğini yapmakla sınırlı kalmaz, olur ya yolu o ülkeye düşen yatırım sermayesinin çıkarlarını da kollar. Uluslararası tahkimin imzalanmasını ve iç hukukun bu doğrultuda düzenlenmesini zorunlu kılar. Zaten yeni sömürgecilik sürecinden efendilerine rüşdünü ispatlamış olan işbirlikçi/ lobici siyaset mekanizması emirerliğine gönüllü olmasa bile bir eroinman gibi verilecek kredilere bağımlı hale geldiğinden ‘hık mık’ diyemez. En küçük bir aksi politika bile, petrol kaynaklarını kamulaştıran Venezuella devlet başkanı Chavez gibi darbelerle boğuşmak anlamına gelir.
Bütün bunlar son 10 yılda çok sık tekrarlanan ve altı çizilen veriler. Ama bunların içerdiği, kurumsallaştırmakta olduğu ilişki biçimleri ve statükolar yeterince açımlanamadı. Çünkü bütün bu ilişki sistematiği 1949-90 arasında hüküm süren statükolar içinde yorumlandı. Oysa ki 1970'lerin başlarında tıkanan bu ilişki sistematiği , 1980'li yıllarla yeniden yapılanmanın taşıyıcısı olarak IMF gibi kurumları dönüştürmeye, dönemin genel hatlarını belirleyen reel sosyalizmin varlığının ortadan kalkmasıyla da yeni bir form içinde işlerlik kazanmaya başladı. İşte sözünü ettiğimiz spekülatif sermaye, bu yeni formun oluşturulmasında en aktif unsur oldu. Küresel imparatorluk çağına özgü bir sermaye yapısı olan bu unsur, fonksiyonelliği, hızı ve paradokslarıyla kapitalizmin kaderinde etkin bir rol oynama noktasına ulaştı. Özellikle Doğu Asya-Rusya-Brezilya kriz üçgeninde görüldüğü gibi spekülatif sermaye, zaman zaman domino taşlarını tetikleyen bir unsur olabiliyor. Öyleki, Doğu Asya'yı saran kriz yumağından korunmasına yardımcı olabilmek için ABD Hazinesi'nden Japon Hazinesi'ne 6 milyar dolar kadar açıkları kapatma desteği çıkıldı. Yani Japonya da bu seriye dahil olabilirdi ve önü alınmaz bir çığa dönüşen kriz , ABD dahil bütün spekülatif balonlara iğnesini batırabilirdi.
1997-99 depresyonu, Japonya sınırında bloke edilebildi. Ama bu her zaman başarılabilir mi? Spekülatif sermaye ve merkezlerin canı yanmadan? Spekülatör bankalardan bir kısmı, kundakladıkları Rusya'da mahsur kaldılar. Dişe dokunur zararlar yazdılar bu operasyonun raporuna. Uzun zamandır ciddi resesyonlar yaşamamış ve bu yüzden fazla ısınmış bir ABD ekonomisi var ve Avrupa'dakilerle birlikte buranın mali piyasaları, spekülatörlerin dinlenme sahası işlevini görüyor. ABD ekonomisiyle birlikte bütün mali piyasaların kırılganlaşacağını göz önüne aldığımızda, spekülatörlerin, bırakın dinlenecek, kaçacak bir delik bile bulmaları mümkün olmayacak. İşte o zaman, spekülatif sermayenin, kapitalizmin kaderinde ne denli etkin olabileceğini göreceğiz.
Spekülatif sermaye, Kapital'de sanal sermaye olarak ifade edilen şeyin mali piyasalardaki biçimidir. Dediğimiz gibi, fonksiyonel niteliği itibariyle bu, kredi sistemi içinde anlam kazanan mali sermayeyle aynı şey değildir. Çünkü kar alanı kredi değil, apaçık vurgundur. Diğer yandan spekülatif sermaye ,ona adını veren özelliğine uygun olarak, nominal (yazılı) değerinin çok üstünde manevra alanına sahiptir. Kapıları ardına kadar açık 24 saat mesai yapan dünya mali piyasalarının elektronik hızı ve bu hızın doğurduğu psikolojik zayıflık spekülatif sermayeye imaj illüzyonu gerçekleştirme fırsatı tanır. Küresel imparatorluk çağı, piyasaları da psikiyatrik bir vaka haline getirmiştir. Aslında küresel imparatorluk çağı sosyal yaşamın her alanında sanallıklar üretmektedir. Kültürde, sanatta, iletişimde, siyasal alanda, felsefi alanda... Yani sosyal yaşamın bütününde hakim hale gelen yanılsamanın temelinde marksizmin dediği gibi altyapı ilişkilerinin (spekülatif balon) (sanal sermaye), üstyapı ilişkilerine yansıması mı söz konusudur? Belki. Ama bu iki alan böylesine geçirgen ve içiçeyken böyle bir tez yürütmek pek gerçekçi olmayacak. İşin kolayına kaçıp tartışmayı bu kümese (tavuk mu, yumurta mı meselesi)yuvarlamaktansa, yanılsamanın niteliksel sürecine projektör tutalım. Spekülatif balon ve sanal sermaye nasıl kapitalizmin yapısal krizinin süreğen hale gelmesinden doğmuşsa, yanılsamanın diğer boyutları da tarihin kriziyle doğmuştur. Her şeyden önce küresel imparatorluk bu krizin çocuğudur. Varlığını yanılsama üzerine kurmak zorundadır. Çünkü sınırları anlamsızlaştırmış bir siyasal yapı olarak öz dinamiklerini dejenere etmektedir. Bu dejenerasyonun pençesinde sallanan varlığını yasladığı bir dayanaktır yanılsama.
Yine ekonomik alana dönelim ve yanılsamayla gerçeklik arasındaki hassas ilişkiye bir göz atalım. Tepesindeki spekülatif balonun demokles kılıcı gibi sallandığı bu durumda gerçek (reel) ekonomi yada üretim sektörü ne durumdadır? Üretim sektörü yeni teknolojilerin (moda deyimle)’baş döndürücü çılgınlığını’ yaşamaktadır. Bunun ne gibi somut karşılıkları olduğunu herkes biliyor, o kısmına girmeyeceğiz. İkna olmayanlar ,eski triko makineleriyle bilgisayarlı triko makinelerini karşılaştırsın. Yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde yarattığı bölünmeyi ise başka bir yazıda ele alacağız. Burada belirtmeden geçemeyeceğimiz şu ki; yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde yarattığı bölünme ile birlikte işsizlik oranları olağan sınırlarını altüst etmiştir. Hizmet sektörünün genişlemesi, bilgiye, tekniğe dayalı emek süreçlerinin genişlemesi gibi veriler, bu birincisinin gölgesindedir.
Diğer yandan, yüzyıllık tarihi içinde daha merkezi ve yoğunlaşmış bir hal alan tekel olgusu, yeni teknolojiler tarafından iyice fişeklenmiştir. Emek-yoğun sektörlerin eyaletlere kaydırılmasına paralel, teknoloji-yoğun sektörler metropollerde yuvalanmış ve daha dolaysız (yani rekabet süreçlerinden geçmeden) tekelleşmeler yaşamıştır. Örneğin Microsoft. Biraz daha eski olan sektörler ise tekeller arasında kıyım denebilecek merkezileşme süreçlerinden geçmiştir. Bugün dünya pazarını kontrol eden otomotiv firmalarını sayısı 10'u geçmez
Bu durumun pazarlara yansıması , öncelikle gümrük duvarlarının çökmesi oldu. Bu sayede küçük sermayeli şirketlerle büyük sermeyeli şirketler arasında ya da ulusal ve çok uluslu şirketler arasında en çıplak haliyle rekabet fırsatı doğdu. Eh artık, buna ne kadar rekabet denirse... zaten bu bizim sorunumuz değil. Ortaya çıkan sonuç, her kademede şirketlerin birleşmesi, yutulması, evlendirilmesi oldu. Keynezyen dönemimin devlet yatırımlarının özelleştirilmesiyle birlikte sermaye için yeni hareket alanları oluşturuldu. Fakat bu üç unsurun, yeni teknolojilerin yarattığı pazar derinleşmesinin, gümrük duvarlarının minumuma çekilmesiyle ve özelleştirmelerle sağlanan manevra alanlarının kapitalizme kattığı dinamizm, daha temel bir problem olan sermayenin merkezileşmesi tarafından ketlenmektedir.
Sermayenin merkezileşmesi, bugün uluslarüstü tekelleri ortaya çıkarmıştır. Merkez ofisleri nerede olursa olsun, hangi devletler vergi verirse versin, bu tekeller ‘sermayenin vatanı yoktur’ sözünün mantıki sınırlarında durmaktadırlar. Ne mülkiyeti ne yönetimi ne de politik çıkarları açısından bunları bir yere dayandıramazsınız. İşte küresel köy, bu erk merkezlerinin hayalini kurduğu dünyanın adıdır. Küresel imparatorluğun erk merkezi olan uluslarüstü tekeller, siyaset, hukuk, kültür vb alanlarda kendi toplumsal formasyonlarını örgütlemektedir. Bu formasyonlar emperyalizm döneminde atılan temellerin üzerinde yükselmekle birlikte, modernize bir görünüm taşımamaktadır. Özellikle devlet formu çift yönlü aşınma sürecindedir. Bir yanıyla salt şiddet tekeli haline evrilirken (yani sadece derin devlet haline gelirken) diğer yanıyla da siyasal alandaki merkezi rolünden uzaklaşmaktadır. Burjuva devlet yapısının günümüzdeki durumunu ve onun temel kavramı olan düşük yoğunluklu çatışmayı ayrı bir yazıda ele alacağız. Burada dikkatlerden kaçmaması gereken, küresel imparatorluğun kurumsallıklar değil, daha çok ilişkisellikler üzerinde şekillendiği.
Küresel imparatorluk çağı, kapitalizmin dejenerasyon dönemidir. Bu bakımdan (çıkış noktaları tartışma konusu olmakla birlikte) özellikle Lenin tarafından telaffuz edilen çürüme retoriği ne bir abartı ne de küçümsemedir. Bilim ve teknoloji, tarihin hiçbir döneminde rastlanmayacak bir ivme yakalamışken, yaşamı her boyutta çürüten bir toplumsal yapıdır karşımızdaki. Üretim süreçlerini hızlandıran ve kolaylaştıran teknoloji, işsizliğin artması gibi bir sonuç verdiğinde, toplumsal dinamizm yaratmaktan da çıkar. Oysa bugünün teknik birikimiyle dünyada tek bir insanın aç kalmayacağı, sağlıksız yaşamayacağı ve hatta bütün insanların konfor içinde yaşayacakları bölüşüm/tüketim ilişkileri kurulabilir.
Özel mülkiyet ve piyasa temelli bir toplumsal yapı olan kapitalizm içinde, teknolojik sıçramalar hem daha fazla sefaletin hem de daha derin çürümenin aracısı haline geliyor. Kaynakların ciddi bir bölümü silah sektörüne akıtılıyor. Bilim, kar hırsına hizmet eden bir orospuya dönüyor. İnsanların yaşamını kolaylaştıracak gelişmeler sadece zenginlerin hizmetine sunulurken, geniş kitleler için yapılan üretimde de insana sağlayacağı fayda değil, karın sürekliliği ve maksimizasyonu yön tayin edici oluyor. Bir çok buluş kasalarda saklanıyor, ürünün eski versiyonu iyice tüketilmeden tüketime sunulmuyor. Tıpkı, fazla avlanan balığın fiyat kıracağı düşünülerek denize dökülmesi gibi, binlerce insanın ölümle pençeleştiği hastalıkları çözecek ilaçlar fahiş fiyatlarla piyasaya sürülüyor. Çünkü kapitalizmde insan kara tabidir, kar insandan daha değerlidir.
Kapitalizm sadece insana düşman değil, akla mantığa da aykırıdır. Bugün, değer kavramı, kullanım değeri köklü olmaktan çıkmış , imaj yabancılaşmasına dayanan tüketim toplumundan köklenir hale gelmiştir. Bu henüz her şey için geçerli olmamakla birlikte, genel geçer durumdur. Tüketim toplumu için etiket , işlevden daha önemlidir. Kapital, markalara dönüşerek kuşatmaktadır hayatımızı, yatak odamızı, düşlerimizi, çocuklarımızı, yemek-giysi-barınaklarımızı, herşeyimizi kuşatan markalara sahip olamadan huzur ve mutluluk duyamayacağımız bir hayat, karabasan gibi çörekleniyor tepemize. Biz markalara sahip olmaya çalışırken, onlar bizim her şeyimizi ele geçiriyor. Farkına bile varamıyoruz. Reklam ve medya guruları hepimizin estetik yargılarını, beğeni ölçülerini belirliyor bir yerlerden. Marjinalliklerimizi bile onlar belirliyor.
İlk olarak 1991'deki 1. Körfez Savaşı'nda G.Bush’un gündeme getirdiği yeni dünya düzeni, zaman içinde başka bir kavramla; küreselleşmeyle içiçe geçti. Buna YDD'nin adı konuldu da diyebiliriz. Tek başına küreselleşme kavramı, elbetteki bir yaklaşımı , bir tavrı temsil ediyor ve masum değil. Ama sorun bu biçimsel boyutuyla ele alındığı sürece, öz ile ilgili bir çözümlemeden kaçıldığı sürece, bakir ve masum alternatif kavramlar uydurmanın ötesine geçemezsiniz. Geçemediğinizde de o kavramların uyduruk olması , öngörülen diğer biçimleri ortadan kaldırır.
Çünkü sorunu salt kavramlar savaşı olarak ele almak , öze, yani nesnel tarihsel sürece tam bir kıstırılmışlık duygusuyla bakmakla, körleşmekle mümkündür. ‘’Tarih , öldüreceklerinin önce gözünü kör eder’’diyor Marks.
Bu yüzden , akademik hezeyanlarla yapılan bu abuk sabuk kavram savaşlarını bir tarafa bırakıp, işin özüne bakmak daha önemli görünüyor. Küreselleşme bir kavramdır ve politik saldırı içeren bir kavramdır. Fakat bunu öne sürerek kapitalizmin küresel bir hareket tarzı geliştirdiğini inkar edemezsiniz. Yani ulusalcılık bir burjuva politikasıdır ama bir komünist bu yüzden ulus olgusunu inkar ederse , o abuk sabuk kavram savaşlarının içine düşer. Yada ‘’küreselleşme demeyelim bilmem ne diyelim’’ önerisindeki ahmaklığın değişik versiyonları üretilir.
Diğer yandan İmparatorluk dediğimiz şey en başından belirtelim ki Negri'nin sözünü ettiği şeyden çok farklıdır. Her şeyden önce , soyut ve merkezsiz bir olgu değildir. Klasik bir imparatorluk olmamakla birlikte, alabildiğine merkezi ve somut, fakat devlet formuyla çözümlenemeyecek (en azından şimdilik) bir modeldir karşımızdaki. Küresel imparatorluğun çarlarından D.Rockefeller’in dediği gibi (devletlerin yerini şirketlerin alacağı) bir oluşumdan da ibaret değil. Ne olduğunu ortaya koymak için , önce 20. yüzyılın birikimini ,özellikle de 1970 lerle açığa çıkan kapitalizmin dönüşüm dinamiklerini özetlemeliyiz. Bu dönüşüm dinamiklerini ele alırken Lenin’in ‘Emperyalizm’ çalışmasını bir referans olarak kabul ediyoruz. Onun , 20. yy kapitalizminin iki temel özelliği olarak belirlediği mali oligarşi ve tekel kavramlarının 21.yy a girilirken dönüşümden ne kadar payını aldığına bakmalıyız önce. Bu iki kavramda kapitalist hareketin yapısal öğelerinden kriz olgusuyla içiçe değerlendirilmelidir. Öyle yapacağız.
Her iki dünya savaşı da krizin doruk noktalarını teşkil ediyordu ve yarattıkları yıkımla sermayenin yeniden değerlenebileceği geniş alanlar açtılar. 2. Dünya Savaşı ardından ortaya çıkan atom bombası, devlerin yeniden birbirine girmesinin önünü tıkadı ve kapitalizm için savaş yıkımının yerini alacak beslenme kaynakları sorunu doğdu. Savaşlar, silah sektörüne canlı bir tüketim pazarı sunmakla yetinmiyor aynı zamanda pazar üzerindeki egemenlik çabalarının sonucunu tayin ediyor, fakat bunlardan daha önemli olan bir yanıyla, işgücünün bir bölümünü (onlar için gereksiz tüketici olan ve savaşa sürülen insan yığınlarını) altyapısı ve sanayisiyle koca koca kentleri yok ediyordu. 1945'ten 1960'ların sonlarına dek uzanan Avrupa'nın yeniden imarı ve yeni uluslararası statülerin oturması tam sonuçlanmışken, kriz de uzun uykusundan uyanıyordu.
İşte 1970'lerin başından 1990'ların sonuna doğru uzanan bu süreçte, küresel imparatorluk çağındaki sürükleyici dinamiklerin nasıl filizlendiğini ve egemen hale geldiğini göreceğiz.
Bir nükleer savaşta kazanan olmayacağı için emperyalistlerarası savaşın önü tıkandı demiştik. Fakat 1945'lerde başlayan genişleme rüyası da kısa sürmüş ve kar alanları daralan dev sermaye stokları, kasalarda pineklemeye başlamıştı. Oysaki sermaye doğası gereği dolaşım sürecine girmek ve genel ortalama ölçüsünde bir kar yaratmak zorundadır. Avrupa'nın yeniden imarı, sermaye ihracını arttıran yeni sömürgeci rejimlerin dünyada egemen kılınması gibi hamleler de kaçınılmaz sonu engelleyememiştir. Kaçınılmaz son, sermaye stoğu büyürken, kar oranlarının aynı ölçüde büyüyememesidir. Marks'ın ortaya koyduğu ‘’kar oranlarının düşüş eğilimi''dir ki bu, sermayenin temel içgüdülerinden olan merkezileşme arzusunu sakatlamaktadır.
Çare, tehlikeli bir finansallaşmada aranmıştır. İşsiz sermaye kütleleri hızla finansal sahaya kaymış, kredi sisteminin basit paradoksları ile bir tutulamayacak kapitalizmin kanseri baş göstermiştir. Felç olmaktansa kanser olmayı tercih eden kapitalist ekonomi, o müstehcen fıkradaki ''ölene kadar mokoko'' durumunu yaşamaktadır.
Emperyalistlerarası entegrasyonun ABD hegemonyasına dayalı yapısı, ilk çatlağını 1971-73 yıllarında uluslararası para rejimin dağılmasıyla vermiştir. Bretton Woods toplantılarında öngörülen dolara endeksli rejim sürdürülememiş, böylece devesa euro-dolar rezervlerinin serseri hareketi başlamıştır. Diğer yandan yeni sömürgelerdeki ithal ikameci rejim de dolar darboğazında tıkanmış ve üretim durma noktasına yaklaşmıştır. Türkiye'de bu durumu özetleyen ‘’70 cent e muhtaç ülke’’ özdeyişi hala hatırlardadır. Çözüm ihraç ikameci yeni sömürgecilikte ve dolar darboğazını aşmak için başlatılan borçlandırma politikasında aranmıştır. Bu sırada ulusal kurtuluş savaşlarının vurduğu darbelerle yara alan ABD emperyalizmi de durgunluk batağında debelenmektedir. İhraç ikameci yeni sömürgecilik ve IMF/Dünya Bankası eliyle yürütülen borçlandırma politikaları, monetarist (parasalcı) ve neo-liberal stratejiler uyarınca geliştirilmiş ve daha bir dizi uzantısı olan politikalardır. İhraç ikamecilikle pazarların entegrasyonunda sıçrama gerçekleştirilirken , borçlandırma politikasıyla yeni bir kriz alanı yaratılıyordu.
Bu yeni kriz alanı ilk meyvesini 1982 yılında Meksika'da verdi. Büyük bir borç yükü altında kalan hükümet, ödeyemeyeceği için yeni bir borç düzenlemesi istemek zorunda kaldı.
Fakat bundan daha öldürücü darbelerin olduğu açıktı. Küresel mali sermayenin dikkate değer bir kısmı, kısa vadeli kur oyunlarıyla (daha çok arbitraj diye anılıyor) ülkelerin mali sistemlerini çökertmeye başladılar. Önceleri NewYork, Londra ve Tokyo'da baş gösteren spekülatör sermaye, mali piyasaların uluslararası entegrasyonu geliştikçe, dünyanın başka yerlerinde de büyük yıkımlar inşa etmeye başladı. Soros ,Mobius gibi spekülatörler zaten kırılgan olan ve hassas dengeler üzerinde ayakta durmaya çalışan yeni sömürge ekonomilerinin üzerine çullandığında, ortaya çıkan sonuç genellikle, o ülke parasının % 50'ye yakın değer kaybetmesi oluyor ki... Bunun anlamı, ülkedeki dolar cinsinden yatırımların bir günde iki katı değer kazanmasına paralel geri kalan her şeyin yarı yarıya değersizleşmesi, dış ticaret politikasının tıkanması ve artan dış borç ihtiyacıdır. Zaten spekülatör fon ve bankalarla IMF/Dünya Bankası, birbirini bütünleyen tek bir yapı gibi çalışır. IMF borç vermek için mali piyasaların liberalizasyonu ve deregülasyonunu şart koşar, o kapıdan spekülatör fon ve bankalar girer, ülkenin varlıklarını talan ederler ve ülke yeniden borçlanmak, IMF'ye başvurmak zorunda kalır. 1990' ların uluslararası ekonomi politiği budur. IMF borç verirken ülkenin makro ekonomik politikalarını, maliyesini ve geleceğini ipotek altına alır, ayrıntılarıyla tayin eder ve uygulandıkça borç dilimlerini önüne atar. İstediği uygulamalar sadece özelleştirme ,piyasaların açılması vb. ile sınırlı kalmaz, tarımın tasfiyesi ve (Malezya örneği) büyük altyapı yatırımlarının engellenmesine uzanır. IMF'nin dünyanın başına ördüğü çorap spekülatör sermayenin askerliğini yapmakla sınırlı kalmaz, olur ya yolu o ülkeye düşen yatırım sermayesinin çıkarlarını da kollar. Uluslararası tahkimin imzalanmasını ve iç hukukun bu doğrultuda düzenlenmesini zorunlu kılar. Zaten yeni sömürgecilik sürecinden efendilerine rüşdünü ispatlamış olan işbirlikçi/ lobici siyaset mekanizması emirerliğine gönüllü olmasa bile bir eroinman gibi verilecek kredilere bağımlı hale geldiğinden ‘hık mık’ diyemez. En küçük bir aksi politika bile, petrol kaynaklarını kamulaştıran Venezuella devlet başkanı Chavez gibi darbelerle boğuşmak anlamına gelir.
Bütün bunlar son 10 yılda çok sık tekrarlanan ve altı çizilen veriler. Ama bunların içerdiği, kurumsallaştırmakta olduğu ilişki biçimleri ve statükolar yeterince açımlanamadı. Çünkü bütün bu ilişki sistematiği 1949-90 arasında hüküm süren statükolar içinde yorumlandı. Oysa ki 1970'lerin başlarında tıkanan bu ilişki sistematiği , 1980'li yıllarla yeniden yapılanmanın taşıyıcısı olarak IMF gibi kurumları dönüştürmeye, dönemin genel hatlarını belirleyen reel sosyalizmin varlığının ortadan kalkmasıyla da yeni bir form içinde işlerlik kazanmaya başladı. İşte sözünü ettiğimiz spekülatif sermaye, bu yeni formun oluşturulmasında en aktif unsur oldu. Küresel imparatorluk çağına özgü bir sermaye yapısı olan bu unsur, fonksiyonelliği, hızı ve paradokslarıyla kapitalizmin kaderinde etkin bir rol oynama noktasına ulaştı. Özellikle Doğu Asya-Rusya-Brezilya kriz üçgeninde görüldüğü gibi spekülatif sermaye, zaman zaman domino taşlarını tetikleyen bir unsur olabiliyor. Öyleki, Doğu Asya'yı saran kriz yumağından korunmasına yardımcı olabilmek için ABD Hazinesi'nden Japon Hazinesi'ne 6 milyar dolar kadar açıkları kapatma desteği çıkıldı. Yani Japonya da bu seriye dahil olabilirdi ve önü alınmaz bir çığa dönüşen kriz , ABD dahil bütün spekülatif balonlara iğnesini batırabilirdi.
1997-99 depresyonu, Japonya sınırında bloke edilebildi. Ama bu her zaman başarılabilir mi? Spekülatif sermaye ve merkezlerin canı yanmadan? Spekülatör bankalardan bir kısmı, kundakladıkları Rusya'da mahsur kaldılar. Dişe dokunur zararlar yazdılar bu operasyonun raporuna. Uzun zamandır ciddi resesyonlar yaşamamış ve bu yüzden fazla ısınmış bir ABD ekonomisi var ve Avrupa'dakilerle birlikte buranın mali piyasaları, spekülatörlerin dinlenme sahası işlevini görüyor. ABD ekonomisiyle birlikte bütün mali piyasaların kırılganlaşacağını göz önüne aldığımızda, spekülatörlerin, bırakın dinlenecek, kaçacak bir delik bile bulmaları mümkün olmayacak. İşte o zaman, spekülatif sermayenin, kapitalizmin kaderinde ne denli etkin olabileceğini göreceğiz.
Spekülatif sermaye, Kapital'de sanal sermaye olarak ifade edilen şeyin mali piyasalardaki biçimidir. Dediğimiz gibi, fonksiyonel niteliği itibariyle bu, kredi sistemi içinde anlam kazanan mali sermayeyle aynı şey değildir. Çünkü kar alanı kredi değil, apaçık vurgundur. Diğer yandan spekülatif sermaye ,ona adını veren özelliğine uygun olarak, nominal (yazılı) değerinin çok üstünde manevra alanına sahiptir. Kapıları ardına kadar açık 24 saat mesai yapan dünya mali piyasalarının elektronik hızı ve bu hızın doğurduğu psikolojik zayıflık spekülatif sermayeye imaj illüzyonu gerçekleştirme fırsatı tanır. Küresel imparatorluk çağı, piyasaları da psikiyatrik bir vaka haline getirmiştir. Aslında küresel imparatorluk çağı sosyal yaşamın her alanında sanallıklar üretmektedir. Kültürde, sanatta, iletişimde, siyasal alanda, felsefi alanda... Yani sosyal yaşamın bütününde hakim hale gelen yanılsamanın temelinde marksizmin dediği gibi altyapı ilişkilerinin (spekülatif balon) (sanal sermaye), üstyapı ilişkilerine yansıması mı söz konusudur? Belki. Ama bu iki alan böylesine geçirgen ve içiçeyken böyle bir tez yürütmek pek gerçekçi olmayacak. İşin kolayına kaçıp tartışmayı bu kümese (tavuk mu, yumurta mı meselesi)yuvarlamaktansa, yanılsamanın niteliksel sürecine projektör tutalım. Spekülatif balon ve sanal sermaye nasıl kapitalizmin yapısal krizinin süreğen hale gelmesinden doğmuşsa, yanılsamanın diğer boyutları da tarihin kriziyle doğmuştur. Her şeyden önce küresel imparatorluk bu krizin çocuğudur. Varlığını yanılsama üzerine kurmak zorundadır. Çünkü sınırları anlamsızlaştırmış bir siyasal yapı olarak öz dinamiklerini dejenere etmektedir. Bu dejenerasyonun pençesinde sallanan varlığını yasladığı bir dayanaktır yanılsama.
Yine ekonomik alana dönelim ve yanılsamayla gerçeklik arasındaki hassas ilişkiye bir göz atalım. Tepesindeki spekülatif balonun demokles kılıcı gibi sallandığı bu durumda gerçek (reel) ekonomi yada üretim sektörü ne durumdadır? Üretim sektörü yeni teknolojilerin (moda deyimle)’baş döndürücü çılgınlığını’ yaşamaktadır. Bunun ne gibi somut karşılıkları olduğunu herkes biliyor, o kısmına girmeyeceğiz. İkna olmayanlar ,eski triko makineleriyle bilgisayarlı triko makinelerini karşılaştırsın. Yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde yarattığı bölünmeyi ise başka bir yazıda ele alacağız. Burada belirtmeden geçemeyeceğimiz şu ki; yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde yarattığı bölünme ile birlikte işsizlik oranları olağan sınırlarını altüst etmiştir. Hizmet sektörünün genişlemesi, bilgiye, tekniğe dayalı emek süreçlerinin genişlemesi gibi veriler, bu birincisinin gölgesindedir.
Diğer yandan, yüzyıllık tarihi içinde daha merkezi ve yoğunlaşmış bir hal alan tekel olgusu, yeni teknolojiler tarafından iyice fişeklenmiştir. Emek-yoğun sektörlerin eyaletlere kaydırılmasına paralel, teknoloji-yoğun sektörler metropollerde yuvalanmış ve daha dolaysız (yani rekabet süreçlerinden geçmeden) tekelleşmeler yaşamıştır. Örneğin Microsoft. Biraz daha eski olan sektörler ise tekeller arasında kıyım denebilecek merkezileşme süreçlerinden geçmiştir. Bugün dünya pazarını kontrol eden otomotiv firmalarını sayısı 10'u geçmez
Bu durumun pazarlara yansıması , öncelikle gümrük duvarlarının çökmesi oldu. Bu sayede küçük sermayeli şirketlerle büyük sermeyeli şirketler arasında ya da ulusal ve çok uluslu şirketler arasında en çıplak haliyle rekabet fırsatı doğdu. Eh artık, buna ne kadar rekabet denirse... zaten bu bizim sorunumuz değil. Ortaya çıkan sonuç, her kademede şirketlerin birleşmesi, yutulması, evlendirilmesi oldu. Keynezyen dönemimin devlet yatırımlarının özelleştirilmesiyle birlikte sermaye için yeni hareket alanları oluşturuldu. Fakat bu üç unsurun, yeni teknolojilerin yarattığı pazar derinleşmesinin, gümrük duvarlarının minumuma çekilmesiyle ve özelleştirmelerle sağlanan manevra alanlarının kapitalizme kattığı dinamizm, daha temel bir problem olan sermayenin merkezileşmesi tarafından ketlenmektedir.
Sermayenin merkezileşmesi, bugün uluslarüstü tekelleri ortaya çıkarmıştır. Merkez ofisleri nerede olursa olsun, hangi devletler vergi verirse versin, bu tekeller ‘sermayenin vatanı yoktur’ sözünün mantıki sınırlarında durmaktadırlar. Ne mülkiyeti ne yönetimi ne de politik çıkarları açısından bunları bir yere dayandıramazsınız. İşte küresel köy, bu erk merkezlerinin hayalini kurduğu dünyanın adıdır. Küresel imparatorluğun erk merkezi olan uluslarüstü tekeller, siyaset, hukuk, kültür vb alanlarda kendi toplumsal formasyonlarını örgütlemektedir. Bu formasyonlar emperyalizm döneminde atılan temellerin üzerinde yükselmekle birlikte, modernize bir görünüm taşımamaktadır. Özellikle devlet formu çift yönlü aşınma sürecindedir. Bir yanıyla salt şiddet tekeli haline evrilirken (yani sadece derin devlet haline gelirken) diğer yanıyla da siyasal alandaki merkezi rolünden uzaklaşmaktadır. Burjuva devlet yapısının günümüzdeki durumunu ve onun temel kavramı olan düşük yoğunluklu çatışmayı ayrı bir yazıda ele alacağız. Burada dikkatlerden kaçmaması gereken, küresel imparatorluğun kurumsallıklar değil, daha çok ilişkisellikler üzerinde şekillendiği.
Küresel imparatorluk çağı, kapitalizmin dejenerasyon dönemidir. Bu bakımdan (çıkış noktaları tartışma konusu olmakla birlikte) özellikle Lenin tarafından telaffuz edilen çürüme retoriği ne bir abartı ne de küçümsemedir. Bilim ve teknoloji, tarihin hiçbir döneminde rastlanmayacak bir ivme yakalamışken, yaşamı her boyutta çürüten bir toplumsal yapıdır karşımızdaki. Üretim süreçlerini hızlandıran ve kolaylaştıran teknoloji, işsizliğin artması gibi bir sonuç verdiğinde, toplumsal dinamizm yaratmaktan da çıkar. Oysa bugünün teknik birikimiyle dünyada tek bir insanın aç kalmayacağı, sağlıksız yaşamayacağı ve hatta bütün insanların konfor içinde yaşayacakları bölüşüm/tüketim ilişkileri kurulabilir.
Özel mülkiyet ve piyasa temelli bir toplumsal yapı olan kapitalizm içinde, teknolojik sıçramalar hem daha fazla sefaletin hem de daha derin çürümenin aracısı haline geliyor. Kaynakların ciddi bir bölümü silah sektörüne akıtılıyor. Bilim, kar hırsına hizmet eden bir orospuya dönüyor. İnsanların yaşamını kolaylaştıracak gelişmeler sadece zenginlerin hizmetine sunulurken, geniş kitleler için yapılan üretimde de insana sağlayacağı fayda değil, karın sürekliliği ve maksimizasyonu yön tayin edici oluyor. Bir çok buluş kasalarda saklanıyor, ürünün eski versiyonu iyice tüketilmeden tüketime sunulmuyor. Tıpkı, fazla avlanan balığın fiyat kıracağı düşünülerek denize dökülmesi gibi, binlerce insanın ölümle pençeleştiği hastalıkları çözecek ilaçlar fahiş fiyatlarla piyasaya sürülüyor. Çünkü kapitalizmde insan kara tabidir, kar insandan daha değerlidir.
Kapitalizm sadece insana düşman değil, akla mantığa da aykırıdır. Bugün, değer kavramı, kullanım değeri köklü olmaktan çıkmış , imaj yabancılaşmasına dayanan tüketim toplumundan köklenir hale gelmiştir. Bu henüz her şey için geçerli olmamakla birlikte, genel geçer durumdur. Tüketim toplumu için etiket , işlevden daha önemlidir. Kapital, markalara dönüşerek kuşatmaktadır hayatımızı, yatak odamızı, düşlerimizi, çocuklarımızı, yemek-giysi-barınaklarımızı, herşeyimizi kuşatan markalara sahip olamadan huzur ve mutluluk duyamayacağımız bir hayat, karabasan gibi çörekleniyor tepemize. Biz markalara sahip olmaya çalışırken, onlar bizim her şeyimizi ele geçiriyor. Farkına bile varamıyoruz. Reklam ve medya guruları hepimizin estetik yargılarını, beğeni ölçülerini belirliyor bir yerlerden. Marjinalliklerimizi bile onlar belirliyor.
ADALET YOKSA BARIŞ DA YOK!
Sancılı bir yüzyıl doğuyor. Geçmişin kurumları ve statükoları altüst oluyor. Sistemin iki safı da yeni çarpışmaların doğasını çözmeye ve hazırlanmaya çalışıyor. Bütün karmaşasına ve iç rekabetine karşın örgütlü ve bu örgütlülüğü her geçen gün daha da pekiştiren bir niteliği olan sistem için 21. yüzyıl ayaklanmalar yüzyılı olacak. Küresel imparatorluğun valilikleri olan devletler, isyanın olası şekillenişlerini öngörmeye, önlemlerini hazırlamaya çalışıyorlar. Bunu yaparken, bilim kurgu filmlerini andıran bir kontrol teknolojisiyle, gerçekleşecek çarpışmaların yapısını değiştirmeye hazırlanıyorlar. Dağlardaki gerillalar için özel olarak üretilen helikopterler, kitle eylemleri için üretilen panzerler, eylem halinde olmayan yığınları da hedefleyen sokak kameraları, kapitalist pazarın belki de en işlek tezgahında sergileniyorlar. Devlet ve Sivil Toplum Örgütleri (NGO) bütçelerinin bir kısmı, tehlikeli bir muhalefetin sübabı olarak çalışan manipüle, uslu muhaliflere gidiyor. Düşük yoğunluklu çatışma konseptinin bütün enstrümanlarıyla mevcut siyasal sistem, artık demokrasi ritüellerine de gerek duymuyor. Ve bu halde dünyada bir savaş sürüp gidiyor. Bazen Irak’da, Kosova’da, Afganistan’da olduğu gibi bu savaşın üzerindeki bütün maskeler kaldırılıyor. Nijerya’da, Kongo’da olduğu gibi bazen açıkça katliam halini alıyor. Ama dünya yoksullarının çoğu, gündelik hayatlarındaki çalışma terörüyle, ölümden beter bir savaşa mahkum ediliyor. İktidarın bütün biçimleriyle aşağılanan ve ezilen insanlığın büyük çoğunluğu, akla ve insan onuruna aykırı bu sistem tarafından yaşayan ölülere çevriliyor. Sömürü ve zulüm iktidarı, varlığını böyle sürdürürken, eşitlik ve özgürlük savaşçıları, isyancılar, henüz yeni yüzyılda hangi dilden konuşacaklarını bulabilmiş değiller. Otoriter sosyalizm deneyimi, yürütülecek savaşımın yine aynı bataklıkta heba edilmeyeceği dersini bıraktı geride. Anarşizm, devletçi düşüncenin iflası karşısında yeni tarihsel misyonunu üstlenmeye, isyanın anadili olmaya hazırlanıyor. Ama bu misyonu üstlenebilmesi için anarşistlerin de aşması gereken birçok engel, alması gereken birçok ders var. Yani dört gözle anarşistleri bekleyen bir dünya yok ortada. Çünkü bu dünyada Guantanamo diye bir yer var... Ezilenler, o küçük umut ışığının peşinde oradan oraya savrulmaya tarihin sonuna kadar devam edebilirler. Anarşistlerin önünde bazı hesaplaşmaların ciddiyet ve cesaretle gerçekleştirilmesi duruyor. Bu hesaplaşmaların bir kısmı zaten anarşizmin ortaya çıkışıyla başladı, bir kısmı henüz bakir. Ve bu tartışmalara girişebilmek için bir düşünsel referans çubuğuna ihtiyacımız var. Hangi anarşizmden konuştuğumuzu ortaya koymalıyız. En özet ifadesini Ursula’nın sözünde bulan anarşizmden bahsediyoruz; ‘birimiz bile tutsaksak hiçbirimiz özgür olamayız’ diyen anarşizmden. Yani eşitlikle gerçekleşebilen özgürlükten. Ve bu anarşizmin bir uzantısı olarak sistematize edildiği batı uygarlığı paradigmasıyla, toplumsal savaşımın zorluklarını sırtlayıp sırtlamayacağının işareti olan mücadele tarzı sorunuyla ve herkesten fazla uzak düştüğü uluslararası örgütlenme sorunuyla ilgili sözkonusu cesaret ve ciddiyeti ortaya koyması gerekiyor. Bu çalışma, özellikle sözkonusu alanlarda ufkumuzu açmayı, yeni deneyimler geliştirmeyi önüne koyuyor. Gezegenimizde hala, sömürgeci zenginliğin toplandığı batı ve sömürgeciliğin talan ettiği doğunun temsil ettiği iki ayrı dünya var. Neo-liberalizm bu iki dünya arasındaki sınırları aşındırıp dünyayı tek bir yer haline getirmeye hizmet etse de bu iki dünyadaki yaşam savaşı arasındaki fark henüz belirginliğini koruyor. Dünyayı kana bulayan sömürgeci kapitalistlerin evlerinde huzura ihtiyacı var. Bu yüzden, doğuda yaptıkları gibi batılı emekçilerin boğazındaki kemendi sonuna kadar sıkıyor değiller. Hal böyleyken, anarşizm, dünyanın asıl çarpıcı gerçekliğinden, doğudan bir hareket olarak geçmiş değil henüz. Onu hep batının gerçekliği içinde tanıdık. Yani dünyanın gerçekliğinin sınırlı bir uygulanışında. Hinduizmin, budizmin, taoizmin içine anarşizmi katanları da gördük elbette. Turistik bir ikiyüzlülükle onlar, doğunun toplumsal çileleri karşısında hiçbir insani sorumluluk hissetmeyen oyunlarıyla huzurlular. Ama diğer yandan, klasik gövdesiyle anarşizm de batı uygarlık paradigması içinde yerini aldı. Anabaptist Goodwin’i hepimiz tanıdık ama derviş Bedrettin’den kimsenin haberi olmadı. Yakın zamanda bir anti-uygarlıkçı paradigma geliştirmiş olmasına karşın anarşistler, doğunun anarşizmini, hinduizmin, taoizmin, islamın içindeki anarşiyi keşfetmiş değiller. Ve bu elbette ki arkeologların ardısıra doğuya akan antropologlarca değil, anarşizmin doğuda da bir hareket olmasıyla mümkün. Bu keşif ancak toplumsal savaşım içinde gelişebilir. Mücadele tarzı sorununa asıl ciddiyet katan, yukarıda sözünü ettiğimiz DYÇ kapsamında öngörülen ve tolere edilebilen bir muhalefet unsuru olmanın, anarşistleri de ciddi biçimde ilgilendiriyor olması. Siyasal sistem, açıkça gerginleşen toplumsal elektriğin boşaltılması için bir alan belirlemektedir. Sistem içi muhalefetin konumlandığı yer de tam burasıdır. Standartlaşan her mücadele yöntemi de bu çember içinde anlamını yitirir. Londra’da Irak Savaşı’na karşı yürüyen 1 milyon insan ne demektir? Polisin çizdiği sınırlara, yani yasalara karşı saygılı ve sadece hükümetin bir politikasına karşı yürüyen 1 milyon insan... İngiltere gibi bir ülkede bile 1 milyon insanın yürümesi hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Bırakın hükümetin düşmesini, protesto edilen politikada zerre kadar bir değişiklik gerçekleşmemiş, Tony Blair ‘kitle imha silahları’ masalıyla Irak’daki Pazar yerlerinin bombalanması politikasını sürdürmüştür. Yasa, muhalefetin ve politikanın bittiği, isyanın başladığı sınırdır. Devrimin nasıl gerçekleşeceğine dair ortaya atılan bütün laf ebelikleri bir tarafta kalıversin. Kehanetlere ihtiyacımız yok. Bizim sözünü edeceğimiz şey eylemin teorisi olmalı. Öznesi olacağımız eylemin, tasarlayabileceğimiz eylemin, yani isyanın. Böylece üzerimizdeki bir etiket olmaktan da kurtarabiliriz anarşizmi. İsyan sadece bir retorik değil, aynı zamanda bir kavramdır bu durumda. Sadece bir ilişkisel kültür değil, postmodernlerin inadına zaman-mekan boyutları (barikatlar ve ateş sanatları gibi) olan bir gerçekleşmedir. Barikatlar ve isyan sadece bir aynadır aslında. Arkasındaki insanların hep birlikte yansıdıkları bu ayna, kafalarındaki devleti parçalayanların biraraya gelişindeki gücü gösterir. Kafalardaki devletin parçalanmasıyla sokaktaki devletin parçalanması arasındaki paralelliği... Üçüncü önemli sorunun da uluslararası örgütlenme konusu olduğunu belirtmiştik. Bu sitenin en önemli hedeflerinden biri de yayın yaptığı diller arasında iletişimi artırmak. Eğer başarabilirse, sözkonusu ülkelerden birey ve kolektifleri kapsayan bir ağ oluşumuna önayak olmak. Yani yukarıda çerçevesini koymaya çalıştığımız manzaraya bir de bunu eklememiz gerekir, her düzeyde otonomi ilkesini korumak kaydıyla, mevcut çalışma, deneyim ve olanakları mümkün mertebe ortaklaştırmak. Böylesi düzeylerde birlik veya güçbirliği, işbirliği girişimleri, çoğunlukla otorite doğuracağı önyargısıyla karşılaşır. Aslında bu önyargı, anarşizme karşı yürütülen bir önyargıdır. Anarşizm, insanlar arasındaki eşitsizliğin kurumlarını ve temellerini ortadan kaldırmakla birlikte, insan ilişkilerinin özgür, gönüllülüğe ve güvene dayalı olarak yeniden yeşermesiyse eğer, biz bunu her düzeyde yaşamaya çaba göstereceğiz. Eğer sistem karşısında daha güçlü direniş mevzileri örmeye değil de içine kapalı gruplarda kimlik tatmini sağlamaya hizmet edecekse o anarşizme ihtiyacımız yok. Bununla birlikte, anarşist olmayan ama aktif olarak sistem karşıtı olan güçlerle bir dayanışma hattı örmek de eksikliğini duyduğumuz ihtiyaçlar arasında. Yolumuz uzun. Derin nefes alalım.
eylül 2005
eylül 2005
IF THERE IS NO JUSTICE, THERE IS NO PEACE!

A painful century is born. The establishments and institutions of the past century constantly try to focus on the best way to serve the system. Both camps of the system- the governors and the repressed masses- are trying to comprehend the nature of the new conflicts and to get ready. The 21st century will be the century of revolts against the system, which is organized despite all its internal conflicts and has the special characteristic of strengthening its organization. The states, that are the prefects of the world empire try to predict the forms of the revolt and take their measures. In this way, they try to change the structure of the conflicts using technological control that reminds us films of science fiction. Inside the laboratories of the capitalist market, the street-cameras appear, which aim furthermore against the masses that are not in action , tanks, which are constructed against mass activities, helicopters, which are destinated specifically for the guerrillas. The budgets of the Governmental and Non Governmental Organizations (N.G.O) exist in order to prevent the beginning of a dangerous opposition. The wise misinformed masses play this role. The present political system with its mechanisms of the strategic of the low heat conflict (L.H.C), does not even feel the need of democratical represantantions. So, in this way, the System’s war is continued everywhere and always. Occasionally, as in Iraq, Kosovo, Afghanistan they are taking off the masks and the war is evident. Other times, as in Nigeria, in Congo the war is concealed, taking the form of slaughter. The majority of the poor of the world however, is compelled in a war that cannot be compared even with death because of the work terrorism in their every day life. The big majority of the humanity, that is underestimated and oppressed by all kinds of dominating forms, is changing in live-dead by this system which is adversely to the human dignity and logic.
The warriors of freedom and equality, the rebellions, in this new period haven’t found yet their ‘speaking-language’ against the dominating and all over the world power that continues this wayto exist.
The experience of authoritarian socialism taught everyone a lesson. The war that will be realized will not be lost in the same marsh.
Anarchism, simultaneously with the fall of the dominating systems, is prepared to undertake its new role in history, to become the maternal language of revolt.
The anarchists, in order to undertake this role, must confront a lot of obstacles; they mustbe taught many lessons. That is because the world does not wait for them with open arms. Because in this world there is a place called Guantanamo…
The oppressed could be scattered, behind the light of hope, in every place till the end of history. The anarchists will come face to face with certain accounts that should be paid off with gravity and bravery. Some of them began with the appearance of Anarchism, but some others are still at their beginning. And we need a reference point for the beginning of our discussions. We have to notice the kind of Anarchism about which we are speaking.
We refer to the kind of anarchism that is expressed briefly in the words of Ursula: the anarchism that says: ‘we will not be free, one by one, we are prisoners’. We refer to the freedom that is realised trough equality. Anarchism should show gravity and bravery in regard to the question of international organisation, in which it is left behind in comparison to the others, to the question of the method of fighting, which is a point to prove its ability to face the difficulties of the social war, and to the system of western culture inside which, this kind of anarchism is systemised as well. The present work intends to extend our horizon and develop new experiences in the reported levels.
In our world two camps still exist; from the one side, there is the West, where the colonialist wealth is assembled and from the other side, the East that has been exploited from the colonialism. Even if the new-liberalism, tries to create a “united” world by corroding the borders between these two camps, however the difference between these two worlds through the war of survival, remains still. The colonialists capitalists that drowned the world in blood have to ensure the peace in their houses. Precisely for this, they do not tighten the rope around the workers of the West, like they did to those from the East.
Anarchism, in these conditions has not yet been born in the East, which is a shocking reality. That is to say, we saw anarchism only in a limited application troughout history and not in the whole world. Of course, we’ve met certain people who belong to the ideology of Hinduism, Buddhism and Taoism who were also reported to anarchism. These people, of course, having their touristic double-face, seem quiet, with no feeling of responsibility as far as the social problems of the East are concerned. On the other hand, anarchism with its classic trunke took part in the system of the western culture. All of us have heard about the Anabaptist Goodwin but no one about dervish Bedrettin. Even if it has been developed a thoughtful antjpolitismic system, the anarchists haven’t still discovered the Eastern anarchism, the anarchism that lies within Hinduism, Taoism, Islam. And naturally, this discovery will not be possible by the archaelogists or anthropologists, but it will be possible when anarchism becomes a movement in the East. This discovery can be made through social war.
As far as the method of fighting is concerned, the most important subjects that occupy particularly the anarchists, are the elements that we already mentioned for L.H.C and the creation of a tolerant opposition.
The political system, in order to vacate the strained social electricity, defines a field. In this precise field lies the Opposition, inside the system, serving it. And every kind of stabilised fighting way in this particular ringer will lose its meaning. Which is the meaning of one million people in London against the war in Iraq? One million of people who are polite as far as the borders that the police had engraved are concerned, that means the laws, and who only demonstrated against the governmental policy. The march of one million people in a country such as England did not change anything. Not only it did not change the government, it did not even bring a small change in the policy against which the people protested. Tony Blair, by using his fairy tale about “arms of mass extermination” continued the policy that bombed the Market in Iraq.
The Law is a border where the politics and the opposition stop and the revolt begins.
Let’s put aside all the "scientific" and "non scientific" affairs about the realisation of the revolution. We do not need prophecies. What we must refer to, should be the theory of action. The action whose subjects are we, the action that we can plan, which means the revolt. In this way, we could save the anarchism that seams to be a label on us. In this condition the revolt is not only rhetorical, but it also has a meaning. It is not only a connected culture, but also a realisation that has space-time dimensions (like the barricades and the arts of fire) and remains stubborn against the modernists /postmodernists. The barricades and the revolt are really a mirror. The mirror, which reflects the people that are found behind him, also reflects the force of the united people that have destroyed the significance of the state in their heads. The destruction of the state in our heads comes at the same time with the destruction of state in the streets.
As we mentioned before, the other important subject is the one of an international organisation. One of the important objectives of the site is to increase communication between the languages that it will emit. If possible, to star for the creation of a network that will include the individuals and the groups of the relative countries.
We also wish to add the following to the image that we tried to compose: maintaining the autonomy in each level, as far as possible, the reasoning of work, experiences and possibilities. Such type of unit or coiling and such attempts of collaboration, are usually confronted with the bias of the creation of power.
But this bias is actually against anarchism. If anarchism, based on freedom, confidence and eagerness, by abolishing the foundations and the institutions that create the inequality between the people, becomes again a shoot of human relations, we will try to live it, in each level of our life. We do not need the anarchism that will give the satisfaction of an identity in closed teams and not the construction of resistant positions against the system. At the same time, we have the need to build a line of support with the non - anarchic forces that are against system.
We have a long way. Let’s take a deep breath!
IF THERE IS NO JUSTICE, THERE IS NO PEACE!
The warriors of freedom and equality, the rebellions, in this new period haven’t found yet their ‘speaking-language’ against the dominating and all over the world power that continues this wayto exist.
The experience of authoritarian socialism taught everyone a lesson. The war that will be realized will not be lost in the same marsh.
Anarchism, simultaneously with the fall of the dominating systems, is prepared to undertake its new role in history, to become the maternal language of revolt.
The anarchists, in order to undertake this role, must confront a lot of obstacles; they mustbe taught many lessons. That is because the world does not wait for them with open arms. Because in this world there is a place called Guantanamo…
The oppressed could be scattered, behind the light of hope, in every place till the end of history. The anarchists will come face to face with certain accounts that should be paid off with gravity and bravery. Some of them began with the appearance of Anarchism, but some others are still at their beginning. And we need a reference point for the beginning of our discussions. We have to notice the kind of Anarchism about which we are speaking.
We refer to the kind of anarchism that is expressed briefly in the words of Ursula: the anarchism that says: ‘we will not be free, one by one, we are prisoners’. We refer to the freedom that is realised trough equality. Anarchism should show gravity and bravery in regard to the question of international organisation, in which it is left behind in comparison to the others, to the question of the method of fighting, which is a point to prove its ability to face the difficulties of the social war, and to the system of western culture inside which, this kind of anarchism is systemised as well. The present work intends to extend our horizon and develop new experiences in the reported levels.
In our world two camps still exist; from the one side, there is the West, where the colonialist wealth is assembled and from the other side, the East that has been exploited from the colonialism. Even if the new-liberalism, tries to create a “united” world by corroding the borders between these two camps, however the difference between these two worlds through the war of survival, remains still. The colonialists capitalists that drowned the world in blood have to ensure the peace in their houses. Precisely for this, they do not tighten the rope around the workers of the West, like they did to those from the East.
Anarchism, in these conditions has not yet been born in the East, which is a shocking reality. That is to say, we saw anarchism only in a limited application troughout history and not in the whole world. Of course, we’ve met certain people who belong to the ideology of Hinduism, Buddhism and Taoism who were also reported to anarchism. These people, of course, having their touristic double-face, seem quiet, with no feeling of responsibility as far as the social problems of the East are concerned. On the other hand, anarchism with its classic trunke took part in the system of the western culture. All of us have heard about the Anabaptist Goodwin but no one about dervish Bedrettin. Even if it has been developed a thoughtful antjpolitismic system, the anarchists haven’t still discovered the Eastern anarchism, the anarchism that lies within Hinduism, Taoism, Islam. And naturally, this discovery will not be possible by the archaelogists or anthropologists, but it will be possible when anarchism becomes a movement in the East. This discovery can be made through social war.
As far as the method of fighting is concerned, the most important subjects that occupy particularly the anarchists, are the elements that we already mentioned for L.H.C and the creation of a tolerant opposition.
The political system, in order to vacate the strained social electricity, defines a field. In this precise field lies the Opposition, inside the system, serving it. And every kind of stabilised fighting way in this particular ringer will lose its meaning. Which is the meaning of one million people in London against the war in Iraq? One million of people who are polite as far as the borders that the police had engraved are concerned, that means the laws, and who only demonstrated against the governmental policy. The march of one million people in a country such as England did not change anything. Not only it did not change the government, it did not even bring a small change in the policy against which the people protested. Tony Blair, by using his fairy tale about “arms of mass extermination” continued the policy that bombed the Market in Iraq.
The Law is a border where the politics and the opposition stop and the revolt begins.
Let’s put aside all the "scientific" and "non scientific" affairs about the realisation of the revolution. We do not need prophecies. What we must refer to, should be the theory of action. The action whose subjects are we, the action that we can plan, which means the revolt. In this way, we could save the anarchism that seams to be a label on us. In this condition the revolt is not only rhetorical, but it also has a meaning. It is not only a connected culture, but also a realisation that has space-time dimensions (like the barricades and the arts of fire) and remains stubborn against the modernists /postmodernists. The barricades and the revolt are really a mirror. The mirror, which reflects the people that are found behind him, also reflects the force of the united people that have destroyed the significance of the state in their heads. The destruction of the state in our heads comes at the same time with the destruction of state in the streets.
As we mentioned before, the other important subject is the one of an international organisation. One of the important objectives of the site is to increase communication between the languages that it will emit. If possible, to star for the creation of a network that will include the individuals and the groups of the relative countries.
We also wish to add the following to the image that we tried to compose: maintaining the autonomy in each level, as far as possible, the reasoning of work, experiences and possibilities. Such type of unit or coiling and such attempts of collaboration, are usually confronted with the bias of the creation of power.
But this bias is actually against anarchism. If anarchism, based on freedom, confidence and eagerness, by abolishing the foundations and the institutions that create the inequality between the people, becomes again a shoot of human relations, we will try to live it, in each level of our life. We do not need the anarchism that will give the satisfaction of an identity in closed teams and not the construction of resistant positions against the system. At the same time, we have the need to build a line of support with the non - anarchic forces that are against system.
We have a long way. Let’s take a deep breath!
IF THERE IS NO JUSTICE, THERE IS NO PEACE!
sept 2005
Εγγραφή σε:
Αναρτήσεις (Atom)