ADALET YOKSA BARIŞ DA YOK!

Sancılı bir yüzyıl doğuyor. Geçmişin kurumları ve statükoları altüst oluyor. Sistemin iki safı da yeni çarpışmaların doğasını çözmeye ve hazırlanmaya çalışıyor. Bütün karmaşasına ve iç rekabetine karşın örgütlü ve bu örgütlülüğü her geçen gün daha da pekiştiren bir niteliği olan sistem için 21. yüzyıl ayaklanmalar yüzyılı olacak. Küresel imparatorluğun valilikleri olan devletler, isyanın olası şekillenişlerini öngörmeye, önlemlerini hazırlamaya çalışıyorlar. Bunu yaparken, bilim kurgu filmlerini andıran bir kontrol teknolojisiyle, gerçekleşecek çarpışmaların yapısını değiştirmeye hazırlanıyorlar. Dağlardaki gerillalar için özel olarak üretilen helikopterler, kitle eylemleri için üretilen panzerler, eylem halinde olmayan yığınları da hedefleyen sokak kameraları, kapitalist pazarın belki de en işlek tezgahında sergileniyorlar. Devlet ve Sivil Toplum Örgütleri (NGO) bütçelerinin bir kısmı, tehlikeli bir muhalefetin sübabı olarak çalışan manipüle, uslu muhaliflere gidiyor. Düşük yoğunluklu çatışma konseptinin bütün enstrümanlarıyla mevcut siyasal sistem, artık demokrasi ritüellerine de gerek duymuyor. Ve bu halde dünyada bir savaş sürüp gidiyor. Bazen Irak’da, Kosova’da, Afganistan’da olduğu gibi bu savaşın üzerindeki bütün maskeler kaldırılıyor. Nijerya’da, Kongo’da olduğu gibi bazen açıkça katliam halini alıyor. Ama dünya yoksullarının çoğu, gündelik hayatlarındaki çalışma terörüyle, ölümden beter bir savaşa mahkum ediliyor. İktidarın bütün biçimleriyle aşağılanan ve ezilen insanlığın büyük çoğunluğu, akla ve insan onuruna aykırı bu sistem tarafından yaşayan ölülere çevriliyor. Sömürü ve zulüm iktidarı, varlığını böyle sürdürürken, eşitlik ve özgürlük savaşçıları, isyancılar, henüz yeni yüzyılda hangi dilden konuşacaklarını bulabilmiş değiller. Otoriter sosyalizm deneyimi, yürütülecek savaşımın yine aynı bataklıkta heba edilmeyeceği dersini bıraktı geride. Anarşizm, devletçi düşüncenin iflası karşısında yeni tarihsel misyonunu üstlenmeye, isyanın anadili olmaya hazırlanıyor. Ama bu misyonu üstlenebilmesi için anarşistlerin de aşması gereken birçok engel, alması gereken birçok ders var. Yani dört gözle anarşistleri bekleyen bir dünya yok ortada. Çünkü bu dünyada Guantanamo diye bir yer var... Ezilenler, o küçük umut ışığının peşinde oradan oraya savrulmaya tarihin sonuna kadar devam edebilirler. Anarşistlerin önünde bazı hesaplaşmaların ciddiyet ve cesaretle gerçekleştirilmesi duruyor. Bu hesaplaşmaların bir kısmı zaten anarşizmin ortaya çıkışıyla başladı, bir kısmı henüz bakir. Ve bu tartışmalara girişebilmek için bir düşünsel referans çubuğuna ihtiyacımız var. Hangi anarşizmden konuştuğumuzu ortaya koymalıyız. En özet ifadesini Ursula’nın sözünde bulan anarşizmden bahsediyoruz; ‘birimiz bile tutsaksak hiçbirimiz özgür olamayız’ diyen anarşizmden. Yani eşitlikle gerçekleşebilen özgürlükten. Ve bu anarşizmin bir uzantısı olarak sistematize edildiği batı uygarlığı paradigmasıyla, toplumsal savaşımın zorluklarını sırtlayıp sırtlamayacağının işareti olan mücadele tarzı sorunuyla ve herkesten fazla uzak düştüğü uluslararası örgütlenme sorunuyla ilgili sözkonusu cesaret ve ciddiyeti ortaya koyması gerekiyor. Bu çalışma, özellikle sözkonusu alanlarda ufkumuzu açmayı, yeni deneyimler geliştirmeyi önüne koyuyor. Gezegenimizde hala, sömürgeci zenginliğin toplandığı batı ve sömürgeciliğin talan ettiği doğunun temsil ettiği iki ayrı dünya var. Neo-liberalizm bu iki dünya arasındaki sınırları aşındırıp dünyayı tek bir yer haline getirmeye hizmet etse de bu iki dünyadaki yaşam savaşı arasındaki fark henüz belirginliğini koruyor. Dünyayı kana bulayan sömürgeci kapitalistlerin evlerinde huzura ihtiyacı var. Bu yüzden, doğuda yaptıkları gibi batılı emekçilerin boğazındaki kemendi sonuna kadar sıkıyor değiller. Hal böyleyken, anarşizm, dünyanın asıl çarpıcı gerçekliğinden, doğudan bir hareket olarak geçmiş değil henüz. Onu hep batının gerçekliği içinde tanıdık. Yani dünyanın gerçekliğinin sınırlı bir uygulanışında. Hinduizmin, budizmin, taoizmin içine anarşizmi katanları da gördük elbette. Turistik bir ikiyüzlülükle onlar, doğunun toplumsal çileleri karşısında hiçbir insani sorumluluk hissetmeyen oyunlarıyla huzurlular. Ama diğer yandan, klasik gövdesiyle anarşizm de batı uygarlık paradigması içinde yerini aldı. Anabaptist Goodwin’i hepimiz tanıdık ama derviş Bedrettin’den kimsenin haberi olmadı. Yakın zamanda bir anti-uygarlıkçı paradigma geliştirmiş olmasına karşın anarşistler, doğunun anarşizmini, hinduizmin, taoizmin, islamın içindeki anarşiyi keşfetmiş değiller. Ve bu elbette ki arkeologların ardısıra doğuya akan antropologlarca değil, anarşizmin doğuda da bir hareket olmasıyla mümkün. Bu keşif ancak toplumsal savaşım içinde gelişebilir. Mücadele tarzı sorununa asıl ciddiyet katan, yukarıda sözünü ettiğimiz DYÇ kapsamında öngörülen ve tolere edilebilen bir muhalefet unsuru olmanın, anarşistleri de ciddi biçimde ilgilendiriyor olması. Siyasal sistem, açıkça gerginleşen toplumsal elektriğin boşaltılması için bir alan belirlemektedir. Sistem içi muhalefetin konumlandığı yer de tam burasıdır. Standartlaşan her mücadele yöntemi de bu çember içinde anlamını yitirir. Londra’da Irak Savaşı’na karşı yürüyen 1 milyon insan ne demektir? Polisin çizdiği sınırlara, yani yasalara karşı saygılı ve sadece hükümetin bir politikasına karşı yürüyen 1 milyon insan... İngiltere gibi bir ülkede bile 1 milyon insanın yürümesi hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Bırakın hükümetin düşmesini, protesto edilen politikada zerre kadar bir değişiklik gerçekleşmemiş, Tony Blair ‘kitle imha silahları’ masalıyla Irak’daki Pazar yerlerinin bombalanması politikasını sürdürmüştür. Yasa, muhalefetin ve politikanın bittiği, isyanın başladığı sınırdır. Devrimin nasıl gerçekleşeceğine dair ortaya atılan bütün laf ebelikleri bir tarafta kalıversin. Kehanetlere ihtiyacımız yok. Bizim sözünü edeceğimiz şey eylemin teorisi olmalı. Öznesi olacağımız eylemin, tasarlayabileceğimiz eylemin, yani isyanın. Böylece üzerimizdeki bir etiket olmaktan da kurtarabiliriz anarşizmi. İsyan sadece bir retorik değil, aynı zamanda bir kavramdır bu durumda. Sadece bir ilişkisel kültür değil, postmodernlerin inadına zaman-mekan boyutları (barikatlar ve ateş sanatları gibi) olan bir gerçekleşmedir. Barikatlar ve isyan sadece bir aynadır aslında. Arkasındaki insanların hep birlikte yansıdıkları bu ayna, kafalarındaki devleti parçalayanların biraraya gelişindeki gücü gösterir. Kafalardaki devletin parçalanmasıyla sokaktaki devletin parçalanması arasındaki paralelliği... Üçüncü önemli sorunun da uluslararası örgütlenme konusu olduğunu belirtmiştik. Bu sitenin en önemli hedeflerinden biri de yayın yaptığı diller arasında iletişimi artırmak. Eğer başarabilirse, sözkonusu ülkelerden birey ve kolektifleri kapsayan bir ağ oluşumuna önayak olmak. Yani yukarıda çerçevesini koymaya çalıştığımız manzaraya bir de bunu eklememiz gerekir, her düzeyde otonomi ilkesini korumak kaydıyla, mevcut çalışma, deneyim ve olanakları mümkün mertebe ortaklaştırmak. Böylesi düzeylerde birlik veya güçbirliği, işbirliği girişimleri, çoğunlukla otorite doğuracağı önyargısıyla karşılaşır. Aslında bu önyargı, anarşizme karşı yürütülen bir önyargıdır. Anarşizm, insanlar arasındaki eşitsizliğin kurumlarını ve temellerini ortadan kaldırmakla birlikte, insan ilişkilerinin özgür, gönüllülüğe ve güvene dayalı olarak yeniden yeşermesiyse eğer, biz bunu her düzeyde yaşamaya çaba göstereceğiz. Eğer sistem karşısında daha güçlü direniş mevzileri örmeye değil de içine kapalı gruplarda kimlik tatmini sağlamaya hizmet edecekse o anarşizme ihtiyacımız yok. Bununla birlikte, anarşist olmayan ama aktif olarak sistem karşıtı olan güçlerle bir dayanışma hattı örmek de eksikliğini duyduğumuz ihtiyaçlar arasında. Yolumuz uzun. Derin nefes alalım.

eylül 2005